Mustafa…

Pazartesi, 21. Haziran 2010 18:50

Ankara saat sabah 08:15:00

Okulun bahçesinde toplanmış çocukların neşeli çığlıkları arasında müdür yardımcısının her sabahki alışıldık bağırtısı duyulur. ( Okulun önünü tam cepheden çekmektedir kamera. Tüm öğrenciler görünür. Müdür yardımcısı bağırırken kamera müdür yardımcısına zum yapar, sonra öğrencileri çekmeye devam eder. )

-“Çocuklar sıraya girin! Hizaya geçsin herkes! Andımızı okuyacağız”

Çocuklar neşelerini kaybetmeden hizaya girerler ve kürsüde bekleyen son sınıf öğrencisine yönelir dikkatler. ( Kamera çocukların oluşturduğu kalabalıktan kürsüde birazdan andı okuyacak heyecanla bekleyen son sınıf öğrencisine yönelir. )

Ön sırada kürsüye yakın duran sarışın bir çocuk, müdür yardımcısının uyarılarına harfiyen uymaktadır. ( Kamera çocuğa kitlenir. Gözlerine zum yapar. )

Mustafa’nın masmavi gözlerinde neşeyle karışık bir heyecan vardır.

Her sabah rutin olarak söylenen andı arkadaşlarıyla beraber söylemek için mikrofondaki sesi beklemektedir.

Müdür yardımcısı kürsüye yaklaşır ve komut verir. (Kamera kürsüyü çeker.)

“Rahat, hazroll!”

Sonra kürsüdeki kız çocuğun mikrofondaki sesi yankılanır.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:00:00

Türkiye Irak hududu, sınır bölgesinde bir karakolun uç noktasında bir mevzi. ( Kamera mevzideki askeri çeker.)

“Gecenin karanlığında silahından başka bir şey yoksa yanında, insanlığını uyutursun işte böyle batan güneşle” diye geçirir aklından Mustafa. Günün ilk ışıklarına kadar vahşi bir hayvanın beyni vardır artık içinde. (Kamera Mustafa’nın karanlıkta parlayan masmavi gözlerini çeker. )

Ankara saat sabah 08:15:30

“İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:00:30

Çevresinde yer alan varlıkları görmese de kokusu gelir burnuna Mustafa’nın. Yerde yürüyen böceğin sesini duyar. (Kamera Mustafa’nın postalına çıkmaya çalışan böceği çeker. ) Fakat karanlığa alışmış gözler bile uzun süre baktığında ağaçlar insan olur. Çalılar, sürünerek sana yaklaşan düşman olur. (Kamera karanlıkta rüzgarla salınan ağaçları, çalıları, zifiri karanlığın korkusunu çeker.)

Ankara saat sabah 08:16:15

“Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:01:00

Her şey hayat mücadelesidir. Ölümle yaşam bir mevzide beraberce durur Mustafa’nın yanında. Hayatın bir kullanımlık olduğunu öğrenmiştir Mustafa. Bedeni mevzidedir ama annesini düşünür. Annesinin ders çalışırken çay getirişini hayal eder. (Kamera kitapların arasında çalışan Mustafa’ya gülen bir yüzle çay ve kurabiye servisi yapan annesini çeker. Tüm umutları, biricik Mustafa’larının okuması için her şeyi yapmaya hazırdır annesi.) Mustafa’nın hayali çalılardan gelen bir çıtırtıyla silinir. Tüm kasları gerilir. Gözlerini kısar, silahını sıkıca kavrar ve parmağı tetikteyken karanlığa bakar. (Kamera hışırtının geldiği karanlığa odaklanır, sonra Mustafa’nın karanlığa doğrulttuğu silahın namlusunu karşıdan çeker. Namludan tetiğe, ordan Mustafa’nın vahşi bir kurt gibi bakan gözlerinin parladığı yüzüne odaklanır.)

Ankara saat sabah 08:16:45

“Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:01:45

Mustafa annesini yumuşak sesini duyar. “Çayı soğutma Mustafa” ( Kamera şefkatle Mustafa’ya bakan annesini çeker.) Günlerden beri uyumamıştır Mustafa. Hayal ile gerçek arasındaki o ince çizgide bakar mevzisinden. Annesinin hayalini yırtan bir mermi vınlaması duyar aniden. ( Kamera karanlıkta ışıldayan namlu alevini çeker. ) “Mermi sesini duyduysam bi şeyim yok” diye geçirir aklından Mustafa. Eğitimde ilk önce, merminin sesten hızlı gittiğini öğrenmiştir. Sonra öğretilenleri otomatik olarak uygulamaya başlar: Alevin geldiği yer namlunun ucu değildir, yarım metre aşağı nişan al. Ateş et. ( Mustafa’nın vücudunun bir parçası olmuş silahıyla ateş etmesini çeker kamera. )

Ankara saat sabah 08:17:30

Ön sırada gözleri kapalı var gücüyle bağırır Mustafa. ( Kamera Mustafa’ya zum yapar. )

“Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:02:45

Ateş kusan demirler geceyi yırtar. Karanlıkta ışıl ışıl parlar mermi patlamaları. Roketler havai fişek gibi aydınlatır karanlığı. ( Kamera patlamaları, mermi alevlerini, sağa sola koşanları çeker. ) Bir kanasın gece görüş dürbününden görünür Mustafa’nın şakağı. Bir parmak asılır tetiğe. Zaman yavaşlar, burkulur, kırılır. Zaman durur…

Ankara saat sabah 08:18:15

Gözleri ilerde, göğsü dik tüm gücüyle haykırır Mustafa ( Kamera Mustafa’nın ak alnını, parlayan gözlerini çeker.)

“Ne Mutlu Türküm Diyene!”

Kategori: Sosyo-politik | Yorum (16)

Ayna Nöronlar

Salı, 15. Haziran 2010 20:21

Nöronlarımızla birbirimize bağlıyız.
Her bir birey, varlığı ve davranışı ile yanındaki bir diğerinin bilincine etki eder.
Ve gerçekte bağımsız bir bilincimiz yoktur.

Videoyu Türkçe altyazılı izleyebilmek için, play düğmesinin yanındaki “View subtitles” yazan yere tıklayın ve Turkish‘i seçin.

Kategori: Beyin, Video | Yorum (12)

Tanrı Yemez!

Pazar, 13. Haziran 2010 11:59

Tanrı insanoğlunu onunla oynamak için yaratmış olamaz.

Tanrı bilir, fakat karar vermez.

Kararları biz faniler veriyoruz.

Ve ne yazık ki; bir kısmını aklımızı kullanmadan verip sonra da sorumluluğu Tanrı’ya devretmeye çabalıyoruz.

Bir kısmını da, kendi isteklerimiz olduğu halde Tanrı’nın istekleriymiş gibi sunuyoruz.

Tanrı bunu yemez.

Kategori: Din, Sayıklamalar | Yorum (13)

9′u 5 geçe…

Cuma, 11. Haziran 2010 9:38

Artık kesinlikle anladım.

Tüm sistem, 9’u 5 geçe durmuş…

Kategori: ATATÜRK, Sosyo-politik | Yorum (13)

Sevgi

Salı, 8. Haziran 2010 18:14

iş yerinde düşünürken aniden neye ihtiyaç olduğunu keşfettim.

Evrenin bu adama ihtiyacı var…

Kategori: Genel, Video | Yorum (13)

Beyin Gücü / Karl ALBRECHT – II

Pazartesi, 7. Haziran 2010 12:29

*        Bir sihirbaz tarafından kandırılmanın zevki, uyum sağlamanıza neden olduğu zihinsel eğilimin ani yıkımında yatar.

*        Muhakeme etmeyen kişi bağnaz; edemeyen kişi geri zekalı; buna cesaret edemeyen kişi ise köledir.

         -William DRUMMOND

*        Sağduyu diye kabul edilen şey, çoğu zaman, alışkanlık içine yoğrulmuş aptallıktır.

          -Herman WOUK

*        Filozof Stendahl’ın sözleriyle, “Çoban daima koyuna, onların çıkarlarıyla kendilerininkinin aynı olduğunu ikna etmeye çalışır.

*        Hayatın içinde ilerlemek için iki yol vardır: her şeye inanmak ve her şeyden şüphe etmek. Her iki yol da düşünmeyi gerektirir.

          -Alfred KORZYBSKI

*        Tavuklardan biri aniden konuşmaya başlar, “Fakat efendim! Biz hiç yenilmek istemiyoruz!” “Değerli hayvanlarım,” diye çıkışır çiftci, “asıl noktadan uzaklaşıyorsunuz!”

          Belirli bir durum içinde bir kişi için asıl olan nokta bir diğeri için asıl olmayabilir. Sizin duruma bakışınız gerçekten farklı bile olsa maniplasyon konusunda becerikli bir kişi herhangi bir etmeni “asıl nokta” olarak kabul etmenizi isteyebilir. ( Ben bunu bir yerden hatırlıyorum ya. Sadece “değerli hayvanlarım” yerine “değerli vatandaşlarım” diyor. Ehi. )

*        Aşk ideal olandır, evlilik ise gerçektir. Gerçekle ideal olanı karıştırmak asla cezasız kalmaz.

         -Goethe

*        Bir adam asla yanıldığını kabullenmekten utanmamalıdır. Aslında bu, bugün dünden daha zeki olduğunu başka kelimelerle söylemektir.

          -Alexander POPE

*        … Hiç kimse dış dünyayı görmemiştir. Farkında olabileceğimiz tek şey elektriksel uyarıların beyinde yapılan yorumlarıdır. Sahip olduğumuz tek dünya görüntüsü içimizde yaşayan televizyon ekranı üzerindedir. Görsel korteks aslında bir ekrandır ve gözleriniz, frekanslar ve ışık yoğunluğu hakkında bize bilgi veren iki kameradır. Gözlerimiz açıkken dünyaya baktığımızı söyleriz fakat aslında tam olarak baktığımız, görsel korteks ekranıdır. Gördüğümüz şeyler retinal aktiviteyi göstermek için uygun biçimlerde canlanan milyonlarca beyin hücresidir.

          -Alyce GREER

*        Bir gün Hoca’ya bir alim “Kader nedir?” diye sorar. Nasreddin şöyle yanıtlar, “Kader, her biri bir diğerini etkileyen, birbiri içine geçmiş olayların sonsuz şekilde birbirini takip etmesidir.” Alim çıkışarak “ Bu tam bir cevap sayılmaz. Ben sebep sonuca inanırım” diye cevap verir. “Pekala “ der Hoca, “Şuna bak.” Sokaktan geçen bir alay insanı göstererek: “Adam asılmaya götürülüyor. Bunun sebebi birinin ona bir parça gümüş vermesi ve böylece cinayet işlediği bıçağı almasını sağlaması mı yoksa onu adam öldürürken birinin görmüş olması mı ya da kimsenin ona engel olmaması mı?”

*        Tüm genellemeler tehlikelidir, hatta bu bile.

          -Alexander DUMAS

*        Eylem halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur.

          -Goethe

*        Yeni bir fikre uzanan insan aklı gerçek boyutlarına asla geri dönmez.

         -Oliver Wendell HOLMES

*        Herkesin benzer düşündüğü bir yerde, hiç kimse çok fazla düşünmez.

          -Walter LIPPMAN

*        Açıkca ortada olanının analizini yapmak, çok sıradışı bir akıl gerektirir.

         -Alfred North WHİTEHEAD

Kategori: Beyin, Karl ALBRECHT, Yazarlar | Yorum (6)

Kuantum Keşif

Cumartesi, 5. Haziran 2010 12:29

Ölüm diye bir şey yoktur!

Yaşam yalnızca bir rüyadır.

Ve biz kendimizin hayaliyiz…

Kategori: Beyin, Kuantum, Video | Yorum (12)

Hamal

Çarşamba, 2. Haziran 2010 22:10

Arzularımız sırtımızda taşıdığımız küfe gibi.

Nasıl da tıkıyoruz içine elde etmek istediklerimizi.

Üstelik altta elde edemediklerimiz varken.

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Sayıklamalar | Yorum (16)

Mavi Marmara…

Pazartesi, 31. Mayıs 2010 20:19

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!..

Kategori: Animasyon, Sosyo-politik | Yorum (16)

Beyin Gücü / Karl ALBRECHT – I

Cumartesi, 29. Mayıs 2010 21:35

*        Beyin ve işlevleri hakkında yeni bulgular, duru düşünme becelerini öğretmek adına geliştirilen yeni teknikler ve eğitmenler arasında, düşünmeye olan ilginin yayılması bizi, zihinsel yeteneklerimizde potansiyel bir devrimin eşiğine taşımıştır. Şimdi düşünmeyi kendi içinde bir konu olarak görebiliriz; analiz  edebileceğimiz, geliştirebileceğimiz, öğrenebileceğimiz ve öğretebileceğimiz bir konu.

*        Yapılan sayısız araştırma, tipik bir programa odaklanarak televizyon ekranının karşısında 30 dakika geçirdikten sonra, izleyicinin beyninin nitelik olarak hipnoza çok benzeyen bir hale geldiğini göstermektedir. Kinetik işlevler önemli derecede azalmış, vücut hareketsizleşmiştir. Solunum ve kalp atış hızı oldukça yavaşlamıştır. Dikkat sadece ekranda görünen şekillere ve hoparlörlerden gelen seslere odaklanmıştır. Bir kişi çok az ya da hiç aktif düşünce gerektirmeyen duyusal bir işleme ne kadar uzun bağlı kalırsa, bu durumdan kurtulmak için o kadar çok gayret sarf etmesi gerekmektedir.

         Eğer bu pasiflik duygusunu tecrübe etmek istyorsanız, otuz dakikalığına televizyonu ayakta izlemeyi deneyin.  Bu  durumda zorlanmanız bedensel işlevlerle zihinsel işlevlerin arasındaki etkileşimi göstermektedir.

*        Dünya hissedenler için bir trajedi, düşünenler içinse bir komedidir.

          -Shakespeare

*        Ortalama düşünce seviyesinin üstüne çıkmak için, düşünme eylemi hakkında düşünmek zorundasınız. Beyninizin nasıl çalıştığına dikkat etmeli ve yeni teknikler denemelisiniz.

*        Belli bir düşünceyi ne kadar çok düşünürseniz, o düşünceyi muhtemelen o kadar çok tekrar düşüneceksinizdir. Anlaşılan, belirli bir düşünce için kullanılan hafıza izleri, tekrar vermekte olanlara yardımcı olan bir tür elektriksel hazır olma kazanır. Bu sürece yakın bir benzerlik, erozyonun çıplak bir yamaç üzerinde bıraktığı etkidir. Her sağanak yağış zaten var olan yarıkları ve kanalları, onları kuvvetlendirerek daha da derinleştirir.

İnsanların olgunlaştıkça daha az meraklı, daha az yaratıcı ve bilmedikleri tecrübeleri yaşamaya daha az istekli hale gelmeleri tesadüf değildir. Bu korteksinize ait yapıların biyolojik eğilimidir. Hayatın belirli bir noktasından sonra, yeni zihinsel alışkanlıklar edinmekten vaz geçer ve o ana kadar geliştirdikleriyle yola devam etmeyi öğrenirler. Bu durumu tanımlayan başka bir terim ise kategorileri pekiştirmektir. Bu zihinsel fosilleşme durumunu yenebilir ya da ondan kurtulabilirsiniz, fakat bu sadece zihinsel esnekliğinizi geliştirmeye bilinçli bir odaklanmayla mümkündür.

*        Yaşlılık akla, yüze çizdiğinden daha fazla buruşukluk çizer

          -Montaigne

Kategori: Beyin, Karl ALBRECHT | Yorum (6)

Yatılı Okul…

Salı, 25. Mayıs 2010 7:26

Bir akşam yatakhaneye oldukça geç dönmüştüm.

Elbise dolabıma doğru yürürken İbrahim’in hala uyumamış olduğunu fark ettim.

Beni gördüğünde gözleri parlamıştı.

Önümü kesti ve heyecanla “Tamer bana çok önemli bir iyilik yapmanı istiyorum, yapar mısın?” dedi.

O saatte böyle ani bir isteğe hazır değildim fakat, “İbrahim saat sabahın biri. Çaresizlikten kafayı yemiş gibi bakıyorsun.  Yapabileceğim bir şeyse neden yapmayayım?” dedim.

İbrahim’de bir rahatlama olmuştu. Ağzı ani bir refleksle yarım ay gibi gerildi. Gevşemişti aniden. 

Kısık bir sesle “Yaklaş hadi” diyerek yatağının bulunduğu yere götürdü beni.

Uyanık kimse var mı diye etrafına bakarak yorganın altından kalın bir sopa çıkarttı ve “ Lütfen bu sopayla bacağıma vur!” dedi . 

Sadece sesi değil, gözleri de yalvarıyordu ona vurmam için.

Şok olmam gerekirdi fakat nedense oldukça sakin bir şekilde; “Olum sen hastasın, farkındasın değil mi manyak olduğunun? Git başımdan” dedim.

Kolumdan tuttu ve “Lütfen, sadece bi defa sertçe vuracaksın o kadar basit işte” dedi. Sesi kısık fakat çok kararlıydı.

Benle dalga geçtiğini düşünürek,  “Neden bacağına vurmamı istiyorsun? Kafana vursam belki yerine gelir” dedim gülerek.

Sanırım böyle bir cevap beklemiyordu.

Ekşimiş suratındaki kara gözlerinden hüzün fışkırttı.

“Yarın mutlaka rapor almam gerek, yarınki sınava hazır değilim, başka seçeneğim yok, eğer beni biraz seviyorsan bacağımı rapor alacak kadar incitmelisin” dedi.

Donakaldım yatağının önünde. O esnada vurup vurmamayı düşündüğümü anlamış olacak ki; yalvarmaya başladı:  “Nolurr vur, lütfen, beni seviyorsan, arkadaşsak vur!” dedi.

“Cidden kafayı kırmışsın, böyle bir şey yapamam, beni pişman olacağım bir şey yapmaya zorlama” diyebilmiştim.

Fakat o kadar istekliydi ki, teklifini kabul edene kadar beni uyutmayacağından emindim. Gardımın düştüğünü fark etmişti. “ Hadi tut ve vur! Lütfen çok sert vurmanı istiyorum” deyip sopayı elime tutuşturdu ve hızla yatağına uzanıp bacağını sıyırdı.

Elimde sopa hayretle onu seyrediyordum. O ise yattığı yerde, kendinden emin ve kararlı bir şekilde vurduğumda ses çıkartmamak için ağzına havluyu tıkıştırıyordu.

İtiraf etmeliyim ki; ağzında havlu ile hazırım şeklinde kafasını aşağı yukarı salladığında gülmemek için feci enerji sarf ediyordum.

Aramızdaki bu anlamsız dialogu duyan ya da hala uyumamış olup da bizi izleyen var mı diye çevreme bakındım.

Yatakhane loş ve sessizdi.

İbrahim gözlerini gözlerime odaklamış hala hazırım işareti yapıyordu bir yandan.

Vurup kurtulayım manyaktan diye geçirdim aklımdan. Epey geç olmuştu, yarın erken kalkacaktım, sınav da cabası.

Sopayı sıkıca kavradım ve İbrahimin sıyırdığı bacağa hızla vurdum.

Sopa ile İbrahim’in uyluğu buluştuğunda çotanağğkk diye bir ses çınladı yatakhanede.

Hiç unutmadığım ise, İbrahim’in ağzındaki koca havluyu bir pinpon topu gibi fırlatarak haykırışı idi.

O kadar feci bir çığlık savurdu ki, yatakhanede uyuyanların yattıkları yerde sıçradıklarını görebiliyordum.

Bi kaç saniye içinde ışıklar yandı.

Ve tüm yatakhane çığlık atıp kıvranan İbrahim ve hemen yanıbaşında elinde sopayla duran bana bakıyorlardı.

En ufak bir açıklaması olamazdı o sahenin.

Durumu nasıl ifade edebilirdim ki?

İbrahim nefes alabilecek duruma geldiğinde iniltiyle ve minnettarlıkla “Dostum, çok saol. Büyüksün sen” dediğinde bizi seyredenler oracıkta pötürdediler.

Herkesin düşünce balonundaki kocaman soru işaretlerini görebiliyordum.

Sopayı nazikçe İbrahim’e verdim ve hayretle bize bakanların arasından sıyrılıp dolabımın yanına gittim.

Kimseden ses çıkmıyordu. (Sanırım sınıf başkanlığı avantajım vardı. Ehi.)

Uyananlar, hipnoz olmuş zombiler gibi, bana ve acı ve mutluluk karışımı bir hezeyan yaşayan İbrahim’e bakmaya doyamıyorlardı.

“Arkadaşlar verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz. Hadi iyi geceler” dediğimde, gördüklerinin rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu düşünen kalabalık insan güruhu yataklarına gittiler.

Kafamı yastığa koyduğumda, bir dostun zor bir isteğini yapmanın mutluluğu ile, onun canını yakmış olmanın üzüntüsü boğuşuyordu…

Neden normal arkadaşlarım yoktu? Ehi. ( sanırım cevabı biliyorum. )

Kategori: Anılar | Yorum (18)

Gitar

Pazar, 23. Mayıs 2010 8:20

Okuldayken gaza gelip gitar almıştım.

Akşam çalmayı denerken, çok sevdiğim bir arkadaşım yanıma gelip; “Tamer, rendeyi icat eden adam seni gitar çalarken görmüş sanırım” dedi.

Coşkuyla güldük.

O’na, “vahşice bir eleştiriydi, fakat bir o kadar da doğru” dedim.

Zira gitar acı çekiyordu, sesinin ulaştığı çevredeki insanlarla beraber.

Telli bir aygıttan bu sesleri nasıl çıkartabildiğime şaşırıyordum. ( Sanırım gitar da şaşırıyordu.)

O günden bu yana elimi gitara sürmedim.

Bu arada, gitarı okulun dördüncü katından aşağı atarken çok gülmüştük… ( Bazen manyak olduğumu düşünmüyor değilim. Fakat çok zevkli bi şeydi. Bi daha olsa aynısını yaparım. )

Kategori: Anılar | Yorum (14)

Dhammapada ( Gerçeğin Yolu) Buda Dedi ki… / A.Cengiz BÜKER

Cuma, 21. Mayıs 2010 9:54

Kımıltılarını zaptetmek zor olsa da, zihni denetlemek iyidir; evcilleştirilmiş zihin mutluluk getirir.

Ne başkalarının yanılgıları, ne hataları, suçları, unutkanlıkları… bilgenin tek ilgisi kendi noksanlıkları olmalı.

Bir ahmak bir bilgeyle ömür boyu dostluk etse, gene de bilgelik gerçeğini anlayamaz; kaşık çorbanın tadını alamaz ya, işte öyle…

Kategori: Buda, Yazarlar | Yorum (11)

19 Mayıs

Salı, 18. Mayıs 2010 22:25

“1919 senesi, Mayısın 19’uncu günü Samsun’a çıktım.” cümlesiyle başlar Nutuk.

Nolur okuyun!..

Geçmişimizle bağlarımızı koparıp bizleri köle yapmak isteyenlerin önündeki en büyük kalkandır bu belge.

Yakın tarihin özeti gibidir.

Ve bazen tarih kitaplarından daha çarpıcıdır günlük gazetelerin manşetleri.

Kitaplar süreçlerden bahseder. Oysa gazeteler o güne ait anlık haberleri aktarırlar.

Geçmiş gazetelerin sayfalarında, Türk Milleti’nin hangi inanılmaz şartlarda bağımsızlığına kavuştuğunu hatırlarsak, bize hediye edilen bu bağımsızlığı muhafaza etme azmimiz olacaktır…

Kâzım Paşa’nın dediği gibi:

“Bir çınar için toprak altındaki kökleri ne ise -ve bu kökler kurudukça çınar nasıl kurumaya başlarsa- bir millet için de tarih odur. Tarihini bilen millet, kökü sağlam çınar gibidir. Zamanla eski âdet ve anânesini, yaşayış tarzını unutan, tarihini bilmeyen, ecdâdının neler yapmış olduğundan haberi olmayan bir millet, kendini ayakta tutan köklerinden birkaçını kurutmuş demektir. Tarih okuyarak onu sulamak lâzımdır.”

O büyük insanı minnetle anıyorum…

 

 

1919 yılına ait gazeteleri okumak için aşağıdaki linkleri tıklayınız:

1919 Yılına Ait Gazete 1

1919 Yılına Ait Gazete 2

 

Kategori: ATATÜRK | Yorum (8)

Ekslibris

Salı, 18. Mayıs 2010 8:58

“Ekslibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapagına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldıgı küçük boyutlu grafik çalışmalardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. İngilizce “Bookplate” olarak da bilinen Ekslibris, kitap sahibini tanıtır, onu yüceltir ve kitabı ödünç alan kişiyi geri getirmesi konusunda uyarır. Bir mülkiyet işareti, sahiplenme göstergesi olmanın yanında kitabın hırsızlıga karşı korunmasını saglama işlevinin de oldugu söylenebilir. Sözcük olarak …’nın kitabı, …’nın kitaplıgına ait veya …’nın kütüphanesinden anlamına gelir.

Ekslibris önemli bir iletişim aracıdır. Bir ihtiyaç grafigi olarak dogmasına karşın, estetik kaygılarla yapılan özgün yapıtlardır. Sanatı, insanın elleri arasına, kitapların içine kadar getirir, onun büyüleyici sıcaklığını hissettirir. Çok uzun bir geçmişe sahip bu sanat dalı, yapıldıgı döneme ait kültürel, tarihsel özellikleri günümüze taşıması nedeniyle de ilgi çekmekte, sanatçılar ve koleksiyoncular arasında önemli bir degiş tokuş objesi olarak kullanılmaktadır

Ekslibrisin ilk ve en eski örneginin M.Ö. 1400 yıllarında açık mavi renk bir fayans üzerine yapıldıgı, bunun da III. Amenofis’in kitaplıgına ait oldugu ve bu levhaların papirüs rulolarını korumak için kullanılan agaç sandıklara takıldıgı tahmin edilmektedir.

Gerçek anlamda Ekslibrisler matbaanın icadıyla birlikte yapılmıştır. Önceleri sadece kilisenin ve prenslerin ellerinde bulunan çok degerli el yazması kitaplar, matbaa sayesinde alt düzeydeki soylular ve egitim görmüş burjuva sınıfı tarafından da elde edilmiştir. Böylece tek sayı olma durumunu kaybeden bu kitapların, hırsızlıktan ve kaybolmalardan korunması için özel bir mülkiyet işareti gerekliligi dogmuştur.”

Aldığım her kitabın ilk sayfasına adımı, kitabı aldığım tarihi ve şehri yazıp imzalardım.

Bunun yerine artık ekslibris yaptırmaya karar verdim. Yaşasın…

Kategori: Genel | Yorum (6)