Arşiv Kasım, 2009

Akıl

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:24

Hayatımız, İradeye dayalı tercihler manzumesinden ibaret.
Bu tercihler ne kadar kendine özgü ve bize ait olurlarsa hayatı da o kadar sahiplenme isteğimiz olur diye düşünüyorum.

Akılın akıl ile savaşlarına sahne olan günümüz insanlığında aklını bileyleyemeyen toplumlar, diğerlerinin iradesine teba etmek zorunda kalacaklardır.
Fakat akıl sahibi olmadan önce birey olmayı başarabilmemiz gerekir.

Elimden geleni yapıyorum…

Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (0) | Yazar: admin

Yeni yılda yeni umutlar olsun. Hep bir son umut olsun…

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:20

Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir acı duydu dudağında, gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü, neye benzerdi acep gökyüzü?

Bir yandan büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu. Dudağı yarıklar denir, şanslıdır onlar; hani görüpte gökyüzünü ve insanı, oltadan son anda kurtulanlar. Ne çare, balıkçının parmakları acımasızca kavradı onu; küçük istavrit anladı yolun sonu. Koca denizlere sığmazdı yüreği; oysa şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci.

İnsanlar gelip geçtiler önünden; bir kedi yalanarak baktı gözünün içine; yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı ve bir de yeşil yosunu.

İşte tam o sırada eğilip aldım onu; yürürken deniz kenarına; bir öpücük kondurdum başına. İki damla göz yaşından ibaret sade bir törenle saldım denizin sularına. Bir an öylece bakakaldı; sonra sevinçle dibe daldı gitti, tüm kederimi söküp atarak teşekkürü de ihmal etmemişti; bir kaç değerli pulunu elime, avuçlarıma bırakarak.

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme. Sorar gibiydiler; neden yaptın bunu, niye? “Bir gün” dedim, “Bulursam kendimi yeşil bir leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye.”

- Anonim

Yeni yılda hep bir son umudumuz ve bu umudu verecek birileri olması dileğiyle…

Kategori: Genel | Yorum (1) | Yazar: admin

Sahip olduğunuz tek araç bir çekiç ise, her şeyi çivi olarak görürüz – A. MASLOW

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:19

Belli bir kavramı ne kadar çok düşünürsek o düşüncenin bağımlısı olma ihtimalimiz o denli güçlenir. Sanırım düşünce için kullanılan hafıza izleri, bir tür elektriksel hazır olma durumu kazanıyor. İnsanların, olgunlaştıkça daha az meraklı, daha az yaratıcı ve ne olacağını bilmedikleri durumları yaşamaya daha az istekli hale gelmeleri tesadüf olmasa gerek. Aslında bu korteksimizin biyolojik eğilimidir. Beyin önceden öğrendiği aynı davranışı sergilemek ister. Her sabah kalktığımızda yaptığımız şeyler, düşünmeksizin otomatikleşmiş aynı davranışlardır. ( Sol elle diş fırçalamayı denediğimizde, ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.)

Gün boyu öğrenilmiş bu kalıpsal davranışlarla yaşama eğilimi gösteririz. Rutin davranış ve düşünce kalıplarının beyinsel yeteneklerimizi güdükleştirmesine (Güdük kelimesine bayılıyorum, insana kullandığında değişik bir zevk veriyor. oh.) seyirci kalırız. İşte, yeni zihinsel alışkanlıklar edinmek istemeden o ana kadar geliştirilmiş olanlarla yola devam durumuna Psychosclerosis deniyor. (Ciddi bir tavır takınır, bilimsel lakırdı etmiştir. Sağ kaşını kaldırır. Manyak mıdır nedir?) Bu, aslında zihinsel fosilleşme durumudur. Bu durumu yenmek için çaba göstermediğimiz takdirde zihinsel esnekliğimiz yok olur. Montaigne’nin de dediği gibi: yaşlılık akla, yüze çizdiğinden daha fazla buruşukluk çizer.

En değerli organ beynimiz için bir şeyler yapmamız gerektiğine inanıyorum. Sabit düşünce alışkanlıklarımızın hapsedici etkilerinden kurtulamazsak, düşünme alışkanlıklarımızın ve düşünme şablonlarımızın zindanında, pörsümüş beynimizi elimize alacağız. ( rahatlatıcı bir betimleme oldu bu. )

Zihinsel esnekliğimizi geliştirmeye bilinçli bir şekilde odaklanmalıyız. Eylemselleşelim. Hadi tüm kalıplaşmış davranışlarımızdan arınmak için çaba sarf edelim. ( Ayağı ile yazı yazmaya devam eder…;)

Kategori: Abraham Maslow, Beyin, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (0) | Yazar: admin

Yalnızlık

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:16

İnsanlar yalnız doğarlar.

Büyürlerken, kendilerine enjekte edilen sosyalleşme afyonu yüzünden yalnız olmadıkları yanılsamasıyla mezara kadar giderler.

Yalnızlığın gerçek anlamını keşfettiğimizde ondan hoşlanırız.

Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (0) | Yazar: admin

Bayram Kutlaması

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:14

Gazetede okuduğum bir haberi akıtıyorum :

Kaymakam Yıldız, 3 çocuk ve 10 torun sahibi olan, 5 nesli gören 102 yaşındaki Hatice Aktaş’ı bayram dolayısıyla ziyaret etti. Yıldız’ın elini öperek, “Bir isteğin var mı, ben kaymakamım, sana yiyecek göndereyim, kömür vereyim” teklifinde bulunduğu yaşlı kadın, “Oğlum, buraya kadar geldin, beni bahtiyar ettin. Allah sana hacıya gitmiş gelmiş sevabı yazsın. Ben hayatta haram yemedim. Çocuklarım bana bakıyor. Sen git yardımını fakir olanlara yap, onların duasını al” dedi.

Tünelin sonundaki ışık bu işte… Can çekişen değerlerimizin boğuk yaşam feryadı bu sözler.

102 yaşındaki bu güzel insanın söyledikleri, tarihten günümüze gelen ve bu coğrafyada hala varlığımızı sürdürebilmemizi sağlayan değerler manzumesinin damıtılmış hali gibi.

O’nun varlığına şükranlarımı sunarken herkesin bayramını kutluyorum.

Kategori: Genel | Yorum (0) | Yazar: admin

Dua

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:12

Dua, Tanrı’dan bir defaya mahsus tüm evrenin düzenini kendi çıkarlarımız doğrultusunda değiştirmesini istememiz değil midir?

Tanrı’dan çifte standart uygulaması için hoyratça, fütursuzca dilekte bulunmaktan geri kalmayız.

Kategori: Din, Felsefe, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (3) | Yazar: admin

Öğretmenlerimiz

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:10

İlkokul öğretmenimi hatırladım şimdi.

Tırnaklarını kulağımın kıkırdak dokusunun içinden birbirine değdirmekten hoşlanırdı en çok.

Ürkek bir güvercin gibi ben ona bakarken, labada yaprağı gibi uzun ince eli, o beş parçalı narin organı, ense köküme iniverirdi.(ehi)

Derste örgü örmesine bayılırdım.

En sakin anlarıydı bir ters bir düz örgüsüne daldığı anlar.

Baş  parmağımın etrafını sardığı zaman diğer parmaklar, hemen cetvelini üzerine çarptırırdı. Bu onu rahatlatır, gevşetirdi.

Gene de çok severdim ben O’nu.

Bana şu anda yazdığım ve okuduğum alfabeyi öğretti O, bi de çarpım tablosu. Çarpmanın her anlamını kavradım ben Onunla. (ehi)

Orda bir köy var uzakta o köy bizim köyümüzdür şarkısı aklıma geldi aniden.

Ben o şarkıyı dinlerken gözlerim dolardı.

Bi de yerli malı haftasına bayılırdım.

Feci gaza gelirdim. Annemi babamı hep uyarırdım; “Lütfen yerli malı alalım, nolur” derdim.

Babam oğlum sen kırmışsın derdi. Ne güzel günlerdi…

Bana emek veren ve sabırlarının sınırlarını keşfetmelerini sağladığım tüm öğretmenlerime  şükranlarımı sunuyorum…

Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (0) | Yazar: admin

Kral

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:09

Bakın bakın, KRAL ÇIPLAKK !!!

Amanin o da ne ??? Hö? ?? …( Feci şaşkındır, pörtler, hafsalası zangırdar adeta…;)

Nasıl olur!?…Kraliçe de çıplak ???

Vışş…Hatta Abovvv.

Olum ne işim var benim burada? Kralın yatak odasında?…

Sanırım yanlış yer, yanlış zaman ve yanlış kişi üçlemesi bu olsa gerek…

Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (1) | Yazar: admin

Şeytan’ın Fısıldadıkları / Emre YILMAZ

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:06

Tanrı’nın kitapları, melekleri ve peygamberleri var.

Günahları ve sevapları var.

Cenneti ve cehennemi, ahret günleri ve hesap defteri var.

Peki Şeytan’ın nesi var?

İçgüdülerimiz ve ortak çıkarlarımızdan başka hiç bir şeyi.

İşte bu yüzden

Tanrı mümin arar.

Şeytan ise ortak.

Ve işte bu yüzden binlerce yıldır Şeytan hep kazanıyor.

Çünkü…

Çünkü hep kazandırıyor.

Üstelik onunla yapılan bütün işlerde kazancımız peşin ödenir.

Hemen burada,  buracıkta nakden ve defaten ve bir kerede.

Belki de Tanrı’ya inanıyoruz.

Çünkü…

Çünkü Şeytan’ı çok iyi biliyoruz.

Belki de Şeytan bu yüzden Tanrı’nın bir meleği olmaya devam ediyor.

Kim bilir belki de…

Kim bilir belki de…

Şeytan, Tanrı’nın bilinçaltından başka bir şey değildir.

Kategori: Din, Emre YILMAZ, Yazarlar | Yorum (1) | Yazar: admin

Nefret

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:04

Zehri içip başkasının ölmesini beklemektir nefret.

Nefret edilen kişi kendi hayatını yaşarken, nefret eden acı çeker.

Nefretle odaklandığımız kişinin bağımlısı oluruz farkında olmadan.

Aslında ucunu sivrilttiğimiz öfkemizdir bu.

Başkasına batırmaya kalktığımızda kendimize batan.

Öfke ve nefretten arınmalıyız.

Hayatın güzellikleri olmalı bir yerlerde.

Hadi arayıp bulalım. Şşşttt hadi ya. Size sesleniyorum huuu… (Belli belirsiz bir heyecan vardır, motive olmuştur sanki, iyice gaza gelmek ister, heveslidir…;)

Kategori: Felsefe, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (0) | Yazar: admin

MOKS / Ahmet Şerif İZGÖREN

Pazartesi, 30. Kasım 2009 21:01

Geçtiğimiz ay televizyon kanallarında bir haber vardı. Asker; ablasını aramış,”Abla, babam beni cebimden bir arayıversin” demiş, belli ki kontörü yok. Baba, Egeli bir çiftçi, üç gün arayamamış oğlunu. Ama oğlu hep aklında, üçüncü gün oğlunun şehit olduğu haberi gelmiş. Hüngür hüngür ağlıyordu baba, “Param yoktu kontör alamadım, son bir kez duyamadım oğlumun sesini!” diyordu.

Kapattım televizyonu.

Ben de ağladım.

II. Dünya Savaşı bitiyor;

Kore’de kişi başına düşen yıllık gelir 65 dolar.

Japonya’da 130 dolar.

Türkiye’de 200 dolar.

Yıl 2007;

Kore’de 24.000 dolar.

Japonya’da 40.000 dolar.

Türkiye’de 4.000 dolar.

Bu ülkede bürokrat ve politikacılara giden rüşvetin yıllık bütçesi, 5-7 milyar dolar arası. Tam rakam bilinemiyor.

Öte yandan babacık, kontör bulup oğlumun sesini son bir kez duyamadım diye ağlıyor, oğlum vatan için şehit oldu diye değil.

Bu ülkeyi 1940′lardan beri yöneten tüm o pişkin adamların ellerinde kan yok, diyorsanız iyi düşünün.

Dünyada 200 devlet var. Bunlardan 170′i bize vize uyguluyor.

Bu ülke korkunç yönetildi.

Büyük şehirlerin lüks semtlerinde, saat 10:00 -11:00 gibi evlerin kapısının önünde bekleyen siyah, hepsi en az 100.000 avroluk lüks, resmi plakalı arabalar görürsünüz. Mesaiye o saatte gider bu adamlar.

Çiftçi Amca hüngür hüngür ağlar…

 

-Ahmet Şerif İZGÖREN

Kategori: Ahmet Şerif İZGÖREN, Kişisel Gelişim | Yorum (1) | Yazar: admin

Paradoks

Pazartesi, 30. Kasım 2009 20:45

Doymak bilmeyen küresel bir canavarın lezzetli besinleriyiz…

Aklımız azaldıkça tadımız artıyor…

Sistemin çarkları arasında tozlaşan beynimiz, sömürüldükçe yitiyor…

Uyuduğumuzun farkına varmadan uyuyor olmamız ne garip…

Uyanıkken gördüğümüz bir rüyadayız sanki.

Hepimizin aynı anda gördüğü bir halüsinasyon değilse bu yaşananlar, halihazır durumu nasıl açıklayabiliriz?

Çaresizliğinin farkında dahi olmayan aklımızın esaret zincirlerini kırmanın bir yolunu bulmalıyız.

Rasyonel aklın yeterli olmadığı bu düzlemde, sezgilerimiz özgürleşmeli hemen.

Uyuduğumuzun farkında olmadan uyanmayı başarabilecek miyiz?

Bu devasa paradoksun sivri dişleri, bir yandan bizi emerken, damarlarımıza uyanık olduğumuz yanılsamasını pompalıyor.

Böğürmek istiyorum.

Uyanıkken uyanmak, uyurken uyumak istiyorum.

İki karşıt fikri aynı anda akılda yan yana koymak ve yine de denetimi kaybetmemek için hazırım.

Aklımla yaptığım düelloda kazanırsam bedelini ödemeye razıyım.

Düelloyu kazandığımda aklımı kaybedeceğim… Yaşasınnn…. Özgürleşeceğim…

Allam mutluyum… ( kalbi pıtı pıtı eder, kendine huni beğenir, direksiyon bakar, pompalı el kornası arar…ehi ehi der ve koşarak uzaklaşır…;)

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Sosyo-politik | Yorum (0) | Yazar: admin

Kriz

Pazartesi, 30. Kasım 2009 20:43

Ekonomi konusunda çok bilgili olduğum söylenemez.

Fakat altın kuralı biliyorum.

Altın kural gayet basit: Altını olan kuralı koyar.

Ön görüm; dünyadaki krizin her zaman olduğu gibi zaten hep kriz halinde olan fakir halkı etkileyeceği yönünde.

Diğer yandan önümüzdeki süreçte reel sektör de sıkıntı yaşayacak sanırım.

Batar mıyız diye soranlar oluyor bi de. Bu soru bana çok komik geliyor.

Batmayız, çünkü en dipteyiz ehi…

Yani korkacak bi şey yok.

Devam… Yehooo…

Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (0) | Yazar: admin

O’nu düşünün…

Pazartesi, 30. Kasım 2009 20:41

Ateş kusan demirler ölüm yağdırdı…

Ölüm, kor kor oldu annelerin, babaların, körpe yavruların, eşlerin yüreklerini dağladı…

Aktütün Karakolu’nda 15 vatan evladı ölürken ölümsüzleşti.

Zaman durdu. Dünya durdu.

15 vatan evladı bir anafor oldu ve şu ana kadar tartışılan her şeyi içine çekti.

Tüm problemler minicik kaldılar…

Şimdi geride kalan gözü yaşlı analar, babalar, kardeşler, eşler ve evlatlar en yakınını kaybetme acısının ne olduğunu biliyor artık.

Şu an, herkesten hayatta en değer verdiği kişiyi düşünmelerini istiyorum bir anlığına…

Konsantre olun ve düşünün lütfen…

Hayatta çekinmeden canınızı feda edeceğiniz birini.

O’nu düşünün…

O’nun hayatını sermaye ederek, canı bir çelik parçasına emanet, gece gündüz demeden, bayram, tatil demeden yeri geldiğinde aç susuz bir tek Allah’ın yanında olduğu bir karakolda sarp kayalıkların ardında ufka baktığını düşünün.

Hep sizin hayalinizle, mutlu anlarınızın hatıralarıyla görevini şerefle bitirip geri gelme uğruna göğsünü siper ettiğini düşünün.

Siz rahat uyuyabilesiniz diye O’nun hiç uyumadan beklediğini düşünün.

Kanla beslenen leş kargalarının kahpe bir kurşunuyla O’nun mutlu gülümsemesinin bittiğini ve öldüğünü düşünün…

İşte 15 vatan evladının yakınları şimdi aynı şeyi düşünüyor…

Onları şehit edenler ise tekrar inlerine geri döndüler.

Balık hafızamızın bir tur atmasını bekledikten sonra saklandıkları delikten çıkıp yeniden aynı şeyi yapacaklar.

Yazacak o kadar çok şey geliyor ki içimden…

Fakat diyebileceğim tek şey var şu an:

Barış şartlarında savaş olmaz!..

Savaş, topyekûn yapılır.

Savaş, kurtuluş savaşında atalarımızın yaptığı gibi yapılır.

Analar, çocukları yerine top mermisi taşımalı.

Babalar da gelmeli savaşa.

Çocuklar da gelmeli savaşa.

Eli silah tutabilen kim varsa gelmeli.

Hepimiz volkan olup üzerlerine akmalıyız.

Benim bildiğim savaş böyle olur.

(Çok kızgındır… Gözlerini kısar ve ufka bakar… Sakinleşmelidir…;)

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Sosyo-politik | Yorum (0) | Yazar: admin

Teknolojinin Büyüsü

Pazartesi, 30. Kasım 2009 20:38

Monitöre bakıyorum şu an. Uzaktan baktığımda içindeki küçük noktalar görünmüyor. İyice yaklaşıyorum. Yaklaştıkça minik pikseller belirginleşiyor.

İnsanoğlunun göz hassasiyetine göre tasarlanmış bu cihaz her saniyede en az elli defa ekranını tazeleyecek şekilde çalışıyor. Çünkü gözümüzün görme eşiği 50 Hertz. Yani saniyede 49 defa tazelense ekranımızda filmleri ardı ardına patlayan resimler olarak göreceğiz. Arkamızdan aynı monitöre bakan bir arının bizle aynı filmi seyretmesi olası değil. Monitörü seviyorum ben.

Sonra klavyem, onu da seviyorum. Geçen gün onun tüm tuşlarını çıkartıp içini açtım. Gavur yapıyor canım dedim kendi kendime. İyice temizledim onu. Parmaklarım üzerinde dans ederken ekranda gördüğüm yazıları düşündüm sonra. Klavyedeki her bir tuşa bastığımda meydana gelen elektrik akımı, sıfır ve birlerden oluşan kodlar şeklinde bilgisayarımın ana kartına ulaşıyor, oradan işletim sistemi üzerinde çalışan bir kelime işlem programı vasıtası ile benim anlayabileceğim harf ve kelimelere dönüşüyor tuş hareketleri.

Aynı şekilde farem de duruyor yan tarafımda. Onu her hareket ettirişimde, imlecin koordinat bilgisi benim el hareketlerimin hızıyla değişebiliyor. Üstelik bu birimler kablosuz. Yani bahsettiğim sinyaller bilgisayarıma gitmeden kodlanıp, sıkıştırılıp önce uzaya neşrediliyor. Devamlı bir kodlama ve çözme işlemi devinimi söz konusu.

Ben bir camış gibi durup yazıyorum oysa alt tarafta insan aklının ötesinde bir sürü işlem gerçekleşiyor. Öküzlüğümü duyumsuyorum. Adeta davarım…

Birazdan internete gireceğim. Bu düşünce beni heyecanlandırıyor. Browserımı açtığımda başlangıç sayfası olan http://www.google.com’a ulaşacağım. Yani browserım Google’ın Amerika’daki sunucusuna 80′inci porttan bir istek gönderecek ve Google’ın web sunumcusu da bunu kabul edip bana sahifesini sunacak.

Aslında Google’ın sunucusu Türkçe bilmiyor. O kendi ip ( Internet Protocol ) adresine 80 porttan uygun bir istek gelip gelmediğine bakıyor. Uygunsa cevap veriyor. Ben de bu ip adreslerini ezberleyemeyeceğim için DNS (Domain Name Server)’i icat etmişler. DNS’ler ip adreslerinin hangi sitelerle eşleşmesi gerektiğine karar veriyor. Mesela ben http://www.google.com yerine adres çubuğuna 66.249.91.147 adresini yazsam gene aynı yere ulaşacağım. Fakat her site için ip adresini akılda tutmak çok acı olurdu. Bu yüzden bu işi DNS’ler yapıyor. Bu arada konumuzla alakası yok ama dünyada 12 adet Root DNS mevcut. Diğer yandan bu 12 adet kök DNS sunucusunun Anglo Saksonların elinde. Bir kısmı ABD askeri kurumlarının içinde yer alıyor. ( Gözlerini büyütür, buruk hırıltılar çıkartır…İniler…;)

İnternette sörf yaparken bilgisayarın ethernet kartının ürettiği paketçikler, dünyadaki yönlendiriciler (Router) üzerinde ışık hızıyla akıyor. Binlerce yönlendiricinin minik ledleri yanıp sönerken bizler siteler arasında dolaşıyor, birbirimizle haberleşiyor, blogumuza yazı ekliyor, hatta telefon görüşmesi yapıp televizyon seyrediyoruz.

Evet dünyanın hala en zengin adamı olan Bill Gates’in dediği gibi “Bir gün her şey internet olacak”. ( Yazar burda, “bir gün herkes benim olacak” demek ister.)

Bir sabah Bill uyansa ve kafayı kırsa, “dünya size sesleniyorum bana tapacaksınız!” diye haykırsa. İlk başta adam delirmiş deriz içimizden ve güleriz. Ama O’nun haklı olduğunu anlamamız bir kaç günümüzü alır.

Bizler, teknolojinin nimetlerinin büyüsü önünde tapınanlar, her geçen gün internete daha bağımlı olurken, bir yandan aslında internetin sahiplerine bağlandığımızı anlayabilecek miyiz?

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (1) | Yazar: admin