Kategori Arşiv 'Teknoloji-İnternet'

Hipnoz Makinaları…

Perşembe, 24. Haziran 2010 19:21

Medyanın en acımasız silahı: televizyonlar.

Yapılan sayısız araştırma sonucunda, tipik bir programa odaklanarak televizyon ekranının karşısında 30 dakika geçirdikten sonra, izleyicinin beyninin nitelik olarak hipnoza çok benzeyen bir hale geldiği kanıtlanmıştır.

Zengin fakir, herkesin evinde mutlaka en az bir televizyon var.

Hipnoz makinesi haline gelmiş bu tehlikeli aygıtlar, kitleleri toplu halde uyuştururken, hangi fikrin nasıl algılanacağı konusunda öz denetimimizi kaybediyoruz.

Üstelik yayıncılık, kamu hizmeti şeklinde yapılmaya çalışıldığında siyasi erkin ya da güç odaklarının ağzını sulandıran kolay bir lokma olmaktan öteye gidemiyor.

Televizyon antenlerine gönderilen yayınlar insanları uzaktan yönetilen yarı otomatlara çeviriyor.

Kısa bir süreliğine gözünüz televizyona değmeye görsün. Bu büyülü makine hemen yutuyor sizi.

Tüm bunların yanı sıra yayıncılığın eşikaltı mesaj boyutu var ki; bu içinde bulunduğumuz durumun ne kadar vahim ve tehlikeli boyutlarda olduğunun bir başka göstergesi. ( Ayrıntılı bilgi için bakınız: http://www.benoyum.com/?p=357, http://www.benoyum.com/?p=369, http://www.benoyum.com/?p=987 ya da mutlu mesut yaşamınıza devam etmek için asla bakmayınız ehi.)

Bu arada küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse ABD’de eşikaltı mesaj reklamı yapmak kanunlarla yasaklanmıştır, ülkemizde bu konu ile ilgili bir kanun olduğundan şüphe duymakla beraber konunun bilindiğini bile sanmıyorum.

Üstelik yayıncılığın, ülke politikalarını, hatta dünyayı etkileme gücü olduğuna inanıyorum. Bir devletin kültür emperyalizmine maruz kalmaması için uygulaması gereken bazı yaptırımların söz konusu olabileceğinden bahsetmek istiyorum.

Aslında bu durum, Rusça dil öğrenme çabasıyla bir Rus TV’sinde yayın izlerken dikkatimi çekmişti. Filmde dublaj yoktu. Sonra diğer kanallara baktım tüm filmler dublajsızdı. Filmin orijinal İngilizcesi oynarken arkadan bir ses konuşulanları Rusçaya çeviriyordu. Hatta bazı kanallarda filmde konuşan bayan da olsa erkek de olsa çeviren sadece bir kişi oluyordu. Teknolojide ABD’ye kafa tutmuş bir ülkenin seslendirmede bu kadar geri kalmış olması beni çok şaşırtmıştı. Fakat olayın üzerinde biraz düşündüğümde Rusya’nın neden ABD’ye kafa tuttuğunu keşfettim. Bir Rus çocuk Hollywood yapımı bir filmi izlediğinde, filmdeki kişileri İngilizce konuşurken görüyordu. Sonuçta İngilizce konuşan biri, farklı bir kültüre sahip, farklı bir ülkenin insanı olabilirdi ancak. Sonra araya kendi kültüründen bir Rus çıkıp söylenenleri Rusçaya çeviriyordu. Filmi izleyen Rus çocuğunun, seyrettiklerinin başka bir kültüre ait olduğunun ayırımını yapmaması mümkün değildi. Oysa körpe beyniyle bir Türk çocuğu, seyrettiği bir Hollywood filminde konuşanların kendi ana diliyle konuştuğunu görüyor ve aradaki ayırımı keşfetme yeteneği olmadan büyüyor. Sonuçta bizim Türk çocuğu, ABD’nin ( Hollywood) dayattığı kültür değerlerini içselleştiriyor; şaşırdığında woow diyor, anladığında okey diyor, kızdığında şit diyor. Türk çocuğu büyüdüğünde biz fark etmesek de yarı İngilizce yarı Türkçe konuşan bir ABD vatandaşı oluyor. Nike ayakkabısıyla, Levi’s kotuyla, ABD’nin satmak istediği ne varsa üzerine takıp takıştırıp bir tüketim kölesi haline geliveriyor.

ABD acımasızca saldırıyor. Sinema sahnelerinden, Televizyon ekranlarından, enformasyon süzgeci olmayan gençlerimizin taze beyinlerine, korunmasız bilinçaltına tecavüz ediyor. Biz de çocuklarımızın yanına oturup patlamış mısırlarımız elimizde bu tecavüzü izliyoruz.

Yakın gelecekte, bir gün her şey internet olduğunda, televizyonlar da internete gömüldüğünde internetin geniş alan ağında görüşmek üzere…

Kategori: Beyin, Bilinçaltı, Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (20) | Yazar: admin

Copy Paste

Cumartesi, 17. Nisan 2010 9:48

İnternet uzmanı Jaron Lanier, interneti bu günkü haliyle, okuyucuların ve izleyicilerin neyi nerede okuduklarını ya da izlediklerini hatırlamadıkları, bütün içeriğin ortak bir metine dönüştüğü yapı olarak tanımlıyor. Üstelik önümüzdeki yıllarda milyonlarca basılmış kitap ve derginin internet ağına dahil olmasıyla, her şey bu ortak tek metinde yer alacak sanırım. En sevilen kopyala ve yapıştır komutlarını bu ortak metin üzerinde fütursuzca kullanmaktan geri kalmıyor kimse. Belki gelecekte bir gün, yazılan her şey  sürekli büyüyen devasa bir metnin, tek bir kitabın minik parçaları olacak.

Sonsuzluk kavramına inanıyorsak eğer; gelecekte yazılmamış bir şeyi yazamayacak, söylenmemiş bir sözü söyleyemecek olduğumuza da inanmalıyız sanki.

Diğer yandan insanlar her geçen gün uzun metinleri bir bütün halinde okumak yerine, hızla okuyabilecekleri kısa metinlere yöneliyorlar. ( Çok uzun bir blog yazısını kaç kişi okuyor? ) Böyle giderse insanlar,  içeriğin derinliğinden ve anlamından uzaklaşarak, hızla tüketebilecekleri  minik parçacıkları didikleyen tavuklar olacaklar. (Daha fazla uzatmayım da okunsun bari ehi. )

Kategori: Teknoloji-İnternet | Yorum (15) | Yazar: admin

İnterneti Kim Yönetiyor?

Salı, 2. Şubat 2010 23:27

Birden fazla düğüm noktası üzerinden iletişim kuran ağların herhangi birinde çökme yaşansa dahi, iletişimin devam edeceği bir sistem dizayn etmek için, ABD Ordusu tarafından geliştirilen ARPANET kısa bir süre içerisinde internetin doğuşuna sebep olmuştur.

Peki internetin sahibi ve yönetici var mı acaba?

Aslında bu sorunun cevabı, internetin yumuşak karnında yatıyor. Internetin iki tane zayıf direnek noktası var bence. Bu zayıf halkları anlamadan soruya net bir yanıt vermek çok zor.

Bunlardan biri DNS ( Alan adı sorgulama), biri ise E-posta transfer Protokolü (SMTP)

DNS’in ne olduğunu kolay kavramak için, bilinmeyen numaralar servisine benzetebiliriz kanımca. Normalde bilgisayarlar bir ağ ortamında haberleşirken MAC (Media Access Control)  ve IP (Internet Protocol) adresleriyle haberleşirler. Fakat insan aklı bu adresleri ezberde tutma kabiliyetinden yoksun olduğu için bu adreslerle eşleşmiş olan alan adlarını (www.hurriyet.com.tr) akılda tutabiliriz sadece. İşte bu adreslerin sayısal karşılığını bilen ve bu adresleri bize gönderen DNS’ler, internetin durmaksızın atan kalbi gibidir. ( 83.66.162.3 veya bunun desimal karşılığı olan 1396875779 değeri hurriyetin sayfasına ulaşmak için kullanılacak sayısal değerlerdir. Bunu denemek için bu rakamları adres kutusuna girmeniz yeterli olacaktır.)

İşin akılda soru işareti yaratan tarafı, her ülkede bu hizmeti veren DNS’lerin sadece bir kaç tane olması. Daha da ilginci ve korkutucu olanı; ülkelerin DNS’lerinin danıştığı, tüm dünyada 13 adet root DNS olması. Bu 13 adet root DNS malesef Anglo-Saksonların elinde. (aha zıçtık işte. Ehi.) Üstelik son zamanlarda google gibi dev şirketler durduk yere bedava DNS hizmeti vermeye başladı. Bu tür hizmetlerin alt yapısını sağlamanın ne kadar masraflı olduğu düşünüldüğünde, ister istemez insanın aklına bu hizmetin neden bedava verildiği sorusu geliyor. (En azından benim geliyor. İşkilleniyorum. Kıllanıyorum. İrite oluyorum bi de.) Diğer yandan devletin bir çok siteye erişimi yasaklaması, bu bedava DNS hizmeti veren şirketlerin ekmeğine yağ sürüyor. Zira basit bir ayarla DNS adresimi 8.8.8.8 veya 8.8.4.4 yapıp google DNS’lerinden faydalanmak istesem, ülkemde yasaklanmış tüm sitelere ulaşma imkanım oluveriyor. Fakat o DNS sahibinin uygun gördüğü şekilde (şaka gibi.) Böyle giderse ülkemde bu tür DNS’lerden faydalanmayan bilgisayar kalmayacak diye korkuyorum.

Aslında teknolojinin nimeti gibi görünen bu durum, başka bir perspektiften baktığımızda koskoca bir ülkenin zaafı haline gelebiliyor. Zira aynı anda DNS’lerin hizmet veremez olma senaryosundan daha korkuncu, bu servislerin ekonomik, siyasi veya ideolojik  menfaatler kapsamında manipülatif hizmet vermeye başlaması. Yani ben www.akbank.com.tr ye ulaşmak istediğimde hizmet veren DNS’i yöneten gücün yönlendirdiği adrese gidebilirim. Üstelik bu adreste, birebir Akbank’ın sayfasının kopyasına ulaşarak tüm bilgilerimi o sunucuya bırakabilirim. (Belki de bırakıyorum haberim yok ehi. ) Bu konu hakkında üretilebilecek felaket senaryoları insanın hayal gücü ile sınırlı kanımca.

Diğer yandan aynı sorun eposta sunumcuları için de geçerli. Her geçen gün bedava hizmet yelpazesini fütursuzca genişleten yabancı sunumcular üzerinden mail hizmeti alıyoruz. xxx@yyy.com adresine gönderdiğim mailin, önceden kotuniyetli@istihbaratsevisi.com’a gitmediğini nerden bilebilirim? (Bilmiyorum zaten. Gidiyosa da kafayı yiyorlardır zaten. Ehi.)

Bu konuda fişimi çekene kadar yazabilirim, ancak okuyucunun taze aklını soğurmak da istemiyorum.

Her geçen gün teknolojiyi üreten güçlerin bağımlı köleleri olma yolunda ilerlerken, aklınızda bu konular hakkında küçük bir pencere açabildiysem ne mutlu bana.

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (35) | Yazar: admin

Teknolojinin Büyüsü

Pazartesi, 30. Kasım 2009 20:38

Monitöre bakıyorum şu an. Uzaktan baktığımda içindeki küçük noktalar görünmüyor. İyice yaklaşıyorum. Yaklaştıkça minik pikseller belirginleşiyor.

İnsanoğlunun göz hassasiyetine göre tasarlanmış bu cihaz her saniyede en az elli defa ekranını tazeleyecek şekilde çalışıyor. Çünkü gözümüzün görme eşiği 50 Hertz. Yani saniyede 49 defa tazelense ekranımızda filmleri ardı ardına patlayan resimler olarak göreceğiz. Arkamızdan aynı monitöre bakan bir arının bizle aynı filmi seyretmesi olası değil. Monitörü seviyorum ben.

Sonra klavyem, onu da seviyorum. Geçen gün onun tüm tuşlarını çıkartıp içini açtım. Gavur yapıyor canım dedim kendi kendime. İyice temizledim onu. Parmaklarım üzerinde dans ederken ekranda gördüğüm yazıları düşündüm sonra. Klavyedeki her bir tuşa bastığımda meydana gelen elektrik akımı, sıfır ve birlerden oluşan kodlar şeklinde bilgisayarımın ana kartına ulaşıyor, oradan işletim sistemi üzerinde çalışan bir kelime işlem programı vasıtası ile benim anlayabileceğim harf ve kelimelere dönüşüyor tuş hareketleri.

Aynı şekilde farem de duruyor yan tarafımda. Onu her hareket ettirişimde, imlecin koordinat bilgisi benim el hareketlerimin hızıyla değişebiliyor. Üstelik bu birimler kablosuz. Yani bahsettiğim sinyaller bilgisayarıma gitmeden kodlanıp, sıkıştırılıp önce uzaya neşrediliyor. Devamlı bir kodlama ve çözme işlemi devinimi söz konusu.

Ben bir camış gibi durup yazıyorum oysa alt tarafta insan aklının ötesinde bir sürü işlem gerçekleşiyor. Öküzlüğümü duyumsuyorum. Adeta davarım…

Birazdan internete gireceğim. Bu düşünce beni heyecanlandırıyor. Browserımı açtığımda başlangıç sayfası olan http://www.google.com’a ulaşacağım. Yani browserım Google’ın Amerika’daki sunucusuna 80′inci porttan bir istek gönderecek ve Google’ın web sunumcusu da bunu kabul edip bana sahifesini sunacak.

Aslında Google’ın sunucusu Türkçe bilmiyor. O kendi ip ( Internet Protocol ) adresine 80 porttan uygun bir istek gelip gelmediğine bakıyor. Uygunsa cevap veriyor. Ben de bu ip adreslerini ezberleyemeyeceğim için DNS (Domain Name Server)’i icat etmişler. DNS’ler ip adreslerinin hangi sitelerle eşleşmesi gerektiğine karar veriyor. Mesela ben http://www.google.com yerine adres çubuğuna 66.249.91.147 adresini yazsam gene aynı yere ulaşacağım. Fakat her site için ip adresini akılda tutmak çok acı olurdu. Bu yüzden bu işi DNS’ler yapıyor. Bu arada konumuzla alakası yok ama dünyada 12 adet Root DNS mevcut. Diğer yandan bu 12 adet kök DNS sunucusunun Anglo Saksonların elinde. Bir kısmı ABD askeri kurumlarının içinde yer alıyor. ( Gözlerini büyütür, buruk hırıltılar çıkartır…İniler…;)

İnternette sörf yaparken bilgisayarın ethernet kartının ürettiği paketçikler, dünyadaki yönlendiriciler (Router) üzerinde ışık hızıyla akıyor. Binlerce yönlendiricinin minik ledleri yanıp sönerken bizler siteler arasında dolaşıyor, birbirimizle haberleşiyor, blogumuza yazı ekliyor, hatta telefon görüşmesi yapıp televizyon seyrediyoruz.

Evet dünyanın hala en zengin adamı olan Bill Gates’in dediği gibi “Bir gün her şey internet olacak”. ( Yazar burda, “bir gün herkes benim olacak” demek ister.)

Bir sabah Bill uyansa ve kafayı kırsa, “dünya size sesleniyorum bana tapacaksınız!” diye haykırsa. İlk başta adam delirmiş deriz içimizden ve güleriz. Ama O’nun haklı olduğunu anlamamız bir kaç günümüzü alır.

Bizler, teknolojinin nimetlerinin büyüsü önünde tapınanlar, her geçen gün internete daha bağımlı olurken, bir yandan aslında internetin sahiplerine bağlandığımızı anlayabilecek miyiz?

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (1) | Yazar: admin

Mekanizmalar ve Organizmalar

Pazartesi, 30. Kasım 2009 20:34

Mekanizmalar ve organizmalar arasındaki farkı düşünüyorum.

Karmaşıklık açısından baktığımızda tek hücreli bir amip, Cray süper bilgisayarından, uzaya fırlatılan roketlere kadar şimdiye  kadar tasarlanmış bütün makinalardan daha karmaşıktır.

İnsanın makinaları kullanma ve tanıma becerisi kendisini keşfetme becerisinden daha ön planda sanırım.

Her geçen gün makinalara biraz daha bağımlı hale geliyoruz.

Makinalara yaklaştıkça birbirimizden uzaklaşıyoruz.

Onları yarattık ve şimdi kendi zekamızın ürünü olan bu aygıtların kölesi olma yolunda hızla ilerliyoruz.

Başa çıkmakta zorlandığımız tüm görevleri onlara yükleyip kurtuluyoruz.

Biz yeteneksizleştikçe onların yetenekleri artıyor.

Sanal ve gerçek arasındaki çizgi belirsizleşiyor.

Daha da kötüsü; kendi organik enerjimizle bir şeyler üretme isteğimiz yok olurken bizde makinalara benzemeye başlıyoruz.

Onların bize hizmet etmesi gerekirken artık biz onlara hizmet ediyoruz.

Oysa insanlar olarak tatmin olabilmek için organik özelliklerimizi yüceltmemiz gerekmez mi?

Makinelerin en akıllısı olan bilgisayarların, gezegenimizi istilasını korkuyla izliyorum.

Üstelik bu izleme faaliyetini bilgisayarlar vasıtası ile yapıyorum ehi.

Bilgisayarlaşırken, duygusuzlaşıyoruz…

Artık insan gibi değil makine gibi yaşıyoruz.

Bir gün bilgisayara dönüştüğümde şöyle mesajlar vermek istyorum :

Ne büyük bir dosya!

Çok yararlı olabilir.

Ama silindi bile.

—————————–

Aradığın web sitesine

Şu anda ulaşılamıyor.

Ama bunlardan çok var.

—————————–

Dün çalışıyordu

Bugün çalışmıyor,

Windows böyledir.

—————————–

Sisteme virüs girdi,

Tüm kayıltar silindi,

Ama bunun ne önemi olabilir?

—————————–

Sistem kitlendi!

Aaaamann, boş ver…

Arkana yaslan ve gevşe…

—————————–

İsteğiniz yerine getirilemiyor.

Lütfen sistem yöneticinizle görüşünüz!..

O da ne, sistem yöneticisi is gone. (Makine şaşırdığı için yarısını ingilizce ifade eder. Paniklemiştir)

—————————–

-Bu dosyayı silmek istediğinizden emin misiniz?

-Eminim.

-Bak iyice düşündün mü? Çöp kutusuna da gitmicek direk silinecek dosya. Sonra meleme.

-Amanin, sen nasıl bilgisayarsın ya?

-Sus ok veya cancel de bana. Ehi.

-Ok dedik ya. Ehi ne ki?

-Cahal şey, tüm dosyalarını silim de gör. Sadece seçtiğin değil tüm dosyalarını silcem şimdi. Puhahaaaha.

-Vışş, Zıçtım kanımca.

-Dosyalarınız zevkle siliniyor. Ohhhh. Sonrada format atcam ben. Ehi..

-(Ses çıkartamaz, ağlamaktadır bünye…;)

—————————–

Lütfen sizde bir bilgisayar olsaydınız nasıl mesaj vereceğinizi ifade edin.

Hadi hemen yapın bunu.

Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (0) | Yazar: admin

Dijitalize Ol!

Pazar, 29. Kasım 2009 3:00

Sayıların mikroişlemcilerle dansı bu.
0 ve 1′lerin bilgisayarla sevişmesinden bahsediyorum.
Sadece bizim anlayabileceğimiz bir boyuta indirgenmiş monitör görüntüsü değil anlatmak istediğim.

Monitörün arkasını görmek, bu eşsiz dansı, aralarındaki aşkı duyumsamak, beynini tokatlayacak…
Bakma gör…Görme hisset…İçine gir. Dijitalize ol… Sayı ol, duyuyor musun beni?

Kategori: Teknoloji-İnternet | Yorum (0) | Yazar: admin

Gazoz kapağı ve ethernet paketi …

Pazar, 29. Kasım 2009 2:33

Gazoz kapağının içine çamur doldurur oyun oynardık eskiden. Sonra plastik arabalara tel bağlar sürerdik. Tornetimiz vardı. Mahallede herkes birbirini tanırdı. Trafik yoktu, yola taştan kale kurup maçlar yapardık. Misket oynardık sonra. Kemal Amcanın armut ağacından faydalanırdık beslenmek için. ehi. Ne hoş günlerdi…

“Hay Allah ne alaka şimdi bu yazı” diyebilirsiniz. Aniden oldu, istemeyerek. Parmaklarım klavyenin üzerinde dans ederken ekranda şu an gördüğümüz simgeler belirdi. Şimdi bu simgeler kendini ekranda gösterebilmek için bir sunumcunun sabit diskinde sıfır ve birler dizesi olarak indüklenecekler. Her bir klavye tuşuna basışta oluşan elektrik akımı, bilgisayarda yüklü olan işletim sisteminin anlayacağı matematiksel işaretlere dönüşecek ışık hızıyla. Biz sığır çobanı gibi bakarken, ekranın arkasında bizim komutlarımızı yerine getirmeye çalışan prosesler, insan aklının sınırlarını zorlayan bir teknoloji ile işleyerek alışageldiğimiz ve çok basit olarak gördüğümüz işleri icra edecekler. Anakart üzerindeki veri iletim yollarından akan bilgiler, ethernet kartımızdan ( yada modem vs..) akıl almaz bir hızda bizim hiç düşünme zahmetine katlanmadığımız adreslere güdümlenmiş olarak internetteki yolculuğuna çıkmış olacaklar… Evet konumuzla hiç bir alakası yok ama bir ethernet paketi olmak istiyorum. Elimde değil… İstiyorum…

Kategori: Teknoloji-İnternet | Yorum (0) | Yazar: admin

Gerçek bir hikayenin konumuz ile alakası :

Pazar, 29. Kasım 2009 2:10

Şimdi, bir  önceki bölümde yazmış olduğum “Gerçek Bir Hikaye” konulu yazının konumuzla alakasını ifade edeceğim:

26 Ocak 2006 tarihinde oyumben blogunu oluşturup daha önceden okuduğum kitaplarla ilgili bazı yazıları yayınlamaya başladım. O tarihte her şey normaldi. Okuduğum kitaplardaki bilgileri  paylaşıyor olma düşüncesi, bende hoş bir duygu yaratmıştı. Sonra blogla ilgili teknik ayrıntıları öğrenmeye çalışırken, istatistikler bölümü dikkattimi çekti. İlk başta, günde beş-on kişi okuyordu blogumu. Fakat bu sayı her geçen gün arttı. Şubat ayında 3000 civarında hit almıştım. Gün geçtikçe  blogumla ilgili ilk baktığım yerin bu istatistikler  bölümü olduğu dikkatimi çekmeye başladı. Evet hit manyağı olmaya başlamıştım. Gözüm dönmüştü sanırım. İstatistikler bölümünü incelerken dişlerim sivriliyor, kulaklarım büyüyor ve kıllanıyordum. Devamlı daha fazla kişi blogumu ziyaret etsin istiyordum. Yazılarla ilgili olumlu bir yorum okuduğumda keyifle sırtarıyor, sandalyemde geriye yaslanıyor ve “ne hoş şeyler yazıyorum” diye iç geçiriyordum. Eğer bir gün önceden aldığım hit daha fazlaysa gözlerim pörtlüyor, şebelek gibi ekrana bakıyordum.(Kendi kendime konuştuğumu fark ettiğim ilk an.)  Hit sayısı düşmesin diye her gün bloga bir şeyler yazıyordum artık. Sanırım araç amaç olmuştu… Beyin kullanma klavuzu yazı dizisini yazdığımda artık delirmiş olduğumun farkına vardım. Ehi… Şimdi, ne alaka beyni kullanma klavuzu? Manyaklık mertebesindeki son nokta bu diye düşünmeye başladım. Ehi (Kafası omuzlarının arasında piston gibi inip kalkarak güler…Böğürmek geçer içinden. )

Günler birbirini kovalıyordu, artık sadece kendi bloguma yazı yazmakla kalmıyor, dünyadaki tüm blogları okuyayım, yorumlar yazayım istiyordum. Evet bir Ethernet paketi olup internette yaşamak istediğim çok olmuştu geçmişte, ama ilk defa bu şeyin bende bağımlılık yapmaya başladığını keşfettim. Kendimi tanırım. Senelerce günde iki paket sigara içtim. ( Harika bir şeydir. İçmeyen bilmez. Çok faydalandım. Pişman değilim, birdaha dünyaya gelsem gene içerim.) Fakat sigaranın bana hükmetmeye başladığını idrak ettiğimde, sigayarı bırakmaya karar vermiştim. (Bu arada azaltabilseydim bırakmayacaktım.) Dokuz seneden beri sigara kullanmıyorum. (Sigarayı bırakmak, içmek kadar güzel.)

Sonuç itibariyle; bağımlılıkların bana göre olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden bazı kararlar aldım:

1.Blogda istatistikler bölümüne bakmıyacağım.

2.Çok saygı duyduğum ve arkadaşlarım listesine aldığım değerli varlıkları listemden sileceğim.  (Beni arkadaş listelerine alarak onurlandıran saygıdeğer kişilerden listelerinden beni silmelerini istirham ediyorum.)

3.Blogumu her gün güncellemiş olmak için güncellemeyeceğim. (Stresi sevmiyorum.)Daha seyrek güncelleme yapacağım. (Ohhh…;)

4. Bazen aklıma gelen şeyleri hoyratca ifade edecek, kaygısız olacağım. ( Bunu yaparken kullanmış olduğum ifadelerin toplum üzerinde oluşturabileceği negatif etkiler konusunda sorumluluk kabul etmiyorum. ) Umursamaz, aymaz olma hakkımı fütursüzce kullanmak istiyorum. ( Bu blogu tam olarak hangi maksatla yapmış olduğumu keşfettiğimde daha mantıklı kararlar alabileceğimi düşünüyorum.)

5. Delireceğim.. ehi.. ( Salyası akarak güler… Bazı sesler çıkarır… Aniden susar …Gözlerini büyütür.)

6. Bayır aşağı umarsızca koşacağım…

Not : Bendeki bu durumun, mevsimsel şartlarla ilgisi olup olmadığını bilmiyorum. ( Gülmesi bitmiştir. İçinde bir burukluk vardır. )

Kategori: Teknoloji-İnternet | Yorum (6) | Yazar: admin

Gerçek Bir Hikaye

Pazar, 29. Kasım 2009 2:09

54 yaşındaki Childress H. Wanamaker, ABD’nin New York şehrinde bir yeni medya şirketinde muhasebe müdürü olarak çalışmaktadır. En büyük korkusuysa internette takip ettiği 48 tartışma grubundaki olaylardan geri kalmaktır. Bilgisayar başından asla kalkmadığı için zamanla yemeklerini de aksatmaya başlar. 26 yıllık karısı yemeklerini tepsiyle önüne getirir ama bu bile onun ellerini klavyeden kaldıramaz. Kayıtlarına göre Wanamaker tartışma gruplarına ortalama her iki dakikada bir mesaj yazar. Oğlu Lucian’ın onu kaldırmak için arabasının çalınmakta olduğunu söylemesi bile Wanamaker’ı kıpırdatmaz. Raporlara göre son dönemlerde ilgili ilgisiz her tartışmaya dalarak laf yetiştirmeye başlar. Buna ek olarak bu forumların içinden 15 bin 250 kişiyle de düzenli olarak mesajlaşır. 375 blog sitesini takip ederken bir de kendi blog sitesini kurmaya kalkar.
Sonunda Wanamaker evinde bilgisayarı başında açlıktan ölmüş olarak bulunur! Internetin en derin yan etkisi olarak tarihe adını yazdırarak aramızdan ayrılır. Üstelik forumlarda hâlâ adı geçiyor. Ne yazık ki cevap veremiyor.

Kategori: Teknoloji-İnternet | Yorum (2) | Yazar: admin