Ruh Halim…
Cumartesi, 28. Ağustos 2010 21:56
Referandum öncesi haberleri seyrederkenki ruh halimi algılamak istiyorsanız indirip seyrediniz…
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (16) | Yazar: admin
Cumartesi, 28. Ağustos 2010 21:56
Referandum öncesi haberleri seyrederkenki ruh halimi algılamak istiyorsanız indirip seyrediniz…
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (16) | Yazar: admin
Cuma, 23. Temmuz 2010 21:26
Resimdeki karınca üzerinde büyüyen Cordyceps cinsi mantar içine yerleştiği böceğin davranışlarını kontrol etmeye başlıyor. Böylece kendi türünün devam etmesi imkanı oluyor.
Mantarın sporları karıncanın dış yüzeyine tutunarak çimleniyor. Sonra böceğin içerisine giriyor. Mantarın kökleri diyebileceğimiz miselyumlar burada büyüyüp canlının yumuşak dokusundan faydalanıyor, fakat organlarından uzak duruyor.
Mantar gelişip spor yapacak olgunluğa geldiğinde miselyumlar canlının beynine yöneliyor. Bazı kimyasallar salgılayarak karıncanın beynini ele geçiriyor ve onu kendi amaçları doğrultusunda yönlendiriyor. Kendi iradesi dışında hareket etmeye başlayan karınca, mantarın kendi soyunu devam ettirebilmesini sağlayacak en yüksek yere çıkıyor ve oraya sıkıca tutunup bekliyor. Mantar karınca ölürken bulunduğu yüksek yerden düşmemesi için elinden geleni yapıyor.
Bu aşamadan sonra konak olduğu karıncayla işi kalmayan mantar, böceğin beynini parçalıyor, kabuğundaki tüm açıklıklardan dışarıya doğru büyüyor. Olgunlaştığında ise içinde sporların bulunduğu kapsülleri paketler halinde etrafa yayıyor. Kapsüller havadayken patlayarak sporların olabildiğince uzak alanlara yayılmasını sağlanıyor. Sporlar başka karıncalara bulaşıyor, daha sonra o karıncaların içinde büyüyorlar.
İşin garip tarafı kolonideki diğer karıncalar bu hastalığa yakalanmış karıncayı fark edince onu alıp koloniye zarar veremeyeceği bir alana taşıyorlar.
Yüzyıllardır bu mantar ile karıncalar arasında süren acımasız savaş halen devam etmekte.
Bu doğa olayında beni düşündüren şey ise; beyni olmayan bir mantarın, beyni vücudunun toplam ağırlığının yüzde 6′sını oluşturan bir karıncayı etki altına alıp onu istekleri doğrultusunda yönlendirebilecek bir akla sahip olabilmesi.
Bazen düşünmeden edemiyorum: Siyaset, din, felsefe, eğitim sistemimiz, politikacılar…Biz insanların beynine yerleşen mantarlar olmasın?
Kategori: Beyin, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (21) | Yazar: admin
Perşembe, 24. Haziran 2010 19:21
Medyanın en acımasız silahı: televizyonlar.
Yapılan sayısız araştırma sonucunda, tipik bir programa odaklanarak televizyon ekranının karşısında 30 dakika geçirdikten sonra, izleyicinin beyninin nitelik olarak hipnoza çok benzeyen bir hale geldiği kanıtlanmıştır.
Zengin fakir, herkesin evinde mutlaka en az bir televizyon var.
Hipnoz makinesi haline gelmiş bu tehlikeli aygıtlar, kitleleri toplu halde uyuştururken, hangi fikrin nasıl algılanacağı konusunda öz denetimimizi kaybediyoruz.
Üstelik yayıncılık, kamu hizmeti şeklinde yapılmaya çalışıldığında siyasi erkin ya da güç odaklarının ağzını sulandıran kolay bir lokma olmaktan öteye gidemiyor.
Televizyon antenlerine gönderilen yayınlar insanları uzaktan yönetilen yarı otomatlara çeviriyor.
Kısa bir süreliğine gözünüz televizyona değmeye görsün. Bu büyülü makine hemen yutuyor sizi.
Tüm bunların yanı sıra yayıncılığın eşikaltı mesaj boyutu var ki; bu içinde bulunduğumuz durumun ne kadar vahim ve tehlikeli boyutlarda olduğunun bir başka göstergesi. ( Ayrıntılı bilgi için bakınız: http://www.benoyum.com/?p=357, http://www.benoyum.com/?p=369, http://www.benoyum.com/?p=987 ya da mutlu mesut yaşamınıza devam etmek için asla bakmayınız ehi.)
Bu arada küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse ABD’de eşikaltı mesaj reklamı yapmak kanunlarla yasaklanmıştır, ülkemizde bu konu ile ilgili bir kanun olduğundan şüphe duymakla beraber konunun bilindiğini bile sanmıyorum.
Üstelik yayıncılığın, ülke politikalarını, hatta dünyayı etkileme gücü olduğuna inanıyorum. Bir devletin kültür emperyalizmine maruz kalmaması için uygulaması gereken bazı yaptırımların söz konusu olabileceğinden bahsetmek istiyorum.
Aslında bu durum, Rusça dil öğrenme çabasıyla bir Rus TV’sinde yayın izlerken dikkatimi çekmişti. Filmde dublaj yoktu. Sonra diğer kanallara baktım tüm filmler dublajsızdı. Filmin orijinal İngilizcesi oynarken arkadan bir ses konuşulanları Rusçaya çeviriyordu. Hatta bazı kanallarda filmde konuşan bayan da olsa erkek de olsa çeviren sadece bir kişi oluyordu. Teknolojide ABD’ye kafa tutmuş bir ülkenin seslendirmede bu kadar geri kalmış olması beni çok şaşırtmıştı. Fakat olayın üzerinde biraz düşündüğümde Rusya’nın neden ABD’ye kafa tuttuğunu keşfettim. Bir Rus çocuk Hollywood yapımı bir filmi izlediğinde, filmdeki kişileri İngilizce konuşurken görüyordu. Sonuçta İngilizce konuşan biri, farklı bir kültüre sahip, farklı bir ülkenin insanı olabilirdi ancak. Sonra araya kendi kültüründen bir Rus çıkıp söylenenleri Rusçaya çeviriyordu. Filmi izleyen Rus çocuğunun, seyrettiklerinin başka bir kültüre ait olduğunun ayırımını yapmaması mümkün değildi. Oysa körpe beyniyle bir Türk çocuğu, seyrettiği bir Hollywood filminde konuşanların kendi ana diliyle konuştuğunu görüyor ve aradaki ayırımı keşfetme yeteneği olmadan büyüyor. Sonuçta bizim Türk çocuğu, ABD’nin ( Hollywood) dayattığı kültür değerlerini içselleştiriyor; şaşırdığında woow diyor, anladığında okey diyor, kızdığında şit diyor. Türk çocuğu büyüdüğünde biz fark etmesek de yarı İngilizce yarı Türkçe konuşan bir ABD vatandaşı oluyor. Nike ayakkabısıyla, Levi’s kotuyla, ABD’nin satmak istediği ne varsa üzerine takıp takıştırıp bir tüketim kölesi haline geliveriyor.
ABD acımasızca saldırıyor. Sinema sahnelerinden, Televizyon ekranlarından, enformasyon süzgeci olmayan gençlerimizin taze beyinlerine, korunmasız bilinçaltına tecavüz ediyor. Biz de çocuklarımızın yanına oturup patlamış mısırlarımız elimizde bu tecavüzü izliyoruz.
Yakın gelecekte, bir gün her şey internet olduğunda, televizyonlar da internete gömüldüğünde internetin geniş alan ağında görüşmek üzere…
Kategori: Beyin, Bilinçaltı, Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (20) | Yazar: admin
Çarşamba, 2. Haziran 2010 22:10
Arzularımız sırtımızda taşıdığımız küfe gibi.
Nasıl da tıkıyoruz içine elde etmek istediklerimizi.
Üstelik altta elde edemediklerimiz varken.
Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Sayıklamalar | Yorum (16) | Yazar: admin
Cuma, 7. Mayıs 2010 21:54
Sanırım çaresizlikle, idrak etmişliğin tehlikeli karışımı şu an damarlarımda dolaşan.
Fakat hayat bir şekilde devam ediyor…
Hala nefes alıp verebiliyorum.
Son zamanlarda kendimi okumaya verdim.
Birbirinden alakasız konulardaki kitaplara saldırıp, onların içinde kaybolup, saklanmak istiyorum sanki.
Ama bir şekilde bittiğinde kitap, beni dışarı fırlatıyor.
Bir balığın sudan karaya fırlaması gibi…
Nefes alamadığında çırpınmanın, durumu sadece daha da zorlaştırdığını ancak balıklar ve ben biliyorum sanırım.
Balığı duyumsamak için oka tıkla lütfen.
Adam yaşam ve ölüm arasında durmaktadır
Adam düşünür
At düşünür
Koyun düşünür
İnek düşünür
Köpek düşünür
Balık düşünmez
Balık sessiz, ifadesiz
Balık düşünmez, çünkü balık her şeyi bilir
Balık her şeyi bilir
- Goran Bregovic
Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Müzik, Yabancı, Şiir | Yorum (27) | Yazar: admin
Perşembe, 29. Nisan 2010 8:00
Yenilgi denemiş olmanın kanıtıdır.
Denemek, cesaret ve irade ister.
Hele bu insanın kendini tanıma konusundaysa bedeli yalnızlık olur.
Ve yenilgi yalnızlık olduğunda zafer olur.
Erdemin damıtıldığı sıcak bir kazandır yalnızlık.
İnsanlar yalnız doğarlar.
Büyürlerken, kendilerine enjekte edilen sosyalleşme afyonu yüzünden yalnız olmadıkları yanılsamasıyla mezara kadar giderler.
Yalnızlığın gerçek anlamını keşfettiğimizde o anlamda kendimiz oluruz.
Aslında yalnızlığın gerçek anlamı yenilginin ta kendisidir…
Ve bazen yenilemiyorum kendime ben.
Yalnız kalamıyorum…
Çünkü yanımda ben varım…
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (11) | Yazar: admin
Pazar, 25. Nisan 2010 20:56
Bu gün, tüm hislerim zincirlerinden boşalıp üzerime çullandılar.
Nefes alamadım.
Kalemimi acıma batırıp yazarsam azalır sandım.
Belki onu yazarak tüketebilirdim.
Oysa yazmaya başladığımda, aklımın kapakları açıldı ve gürül gürül çağladı acı.
Ben yazdıkça ızdırabım kara bir boşluk oldu.
Kara boşluk, baktı gözlerime.
Ve aktı ta derinlerime…
O aktıkça boşaldı içim.
Gözlerimi kapattığımda.
İçim, kara bir evren oldu…
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (14) | Yazar: admin
Cuma, 23. Nisan 2010 14:44
Dünyadaki tek çocuk bayramıdır 23 Nisan.
Küllerinden yeniden doğan Türk Milleti’nin, tarihin akışını değiştirerek esaret zincirini kırdığı gün…
İçimi derin bir huzur kaplar her 23 Nisan’da.
Neden mi?
Çünkü her 23 Nisan’da siyasiler koltuklarını bir günlüğüne çocuklara teslim ederler.
Bir günlüğüne dahi olsa kirlenmemiş körpe beyinleriyle çocuklar otururlar o koltuklara.
Koltuklarını verenler korku dolu gözlerle bakarlar; “acaba kalkacak mı velet?” diye.
Keşke kalkmasalar…
Kategori: Karikatür, Kendimle_Konuşmalar, Sosyo-politik | Yorum (9) | Yazar: admin
Pazartesi, 12. Nisan 2010 15:56
Zihin haritaları üzerine yapılan deneylerde; ideoragram (resim yazı) içeren Çince ve Japonca kullananların, diğerlerine göre farklı zihin haritalarına sahip olduğu görülmüş.
Benzer şekilde devamlı kitap okuyan beyinlerle, ekran üzerinde yazı okuyan beyinler arasında zihinsel farklılıklar olsa gerek.
Sanırım kullanılan yazım araçları da zihinsel süreçlerimizi derinden etkiliyor.
Düşüncelerimizi yazıya aktarırken kullandığımız araçlar ve ortam, yazı bittiğinde metnin içine bir yerlere çoktan gizlenmiş oluyorlar.
Bu konuda Nietzsche’den bir alıntıyı sunmak istiyorum:
1882′ye doğru Nietzsche’nin gözleri yanmaya başlar. Filozof önündeki sayfaya odaklanmakta güçlük çeker fakat buna rağmen yazmakta ısrar edince başı ağrır.
Çare olarak, yeni icat edilen daktilo önerilir kendisine. Malling-Hansen marka daktiloya alışmak biraz zahmetli olur ama sonunda Nietzsche klavyeyi tanır ve gözlerini kapatarak yazabilir hale gelir. Sorun hallolduktan sonra düşüncelerinin ilk seri üretim daktiloyla kayda geçirmeye başlar.
Bir süre sonra, arkadaşlarından biri, makineden çıkan yeni yazılarına bakarken bir tuhaflık olduğunu fark eder. Nietzsche’nin yazı stili bu makineyle daha da özlü bir hal almıştır. Yazı bazı yerlerde telgraf metinlerini andırır. Arkadaşı, bir mektupda “Yazı aracı insanın yazı biçimini bu kadar etkileyebilir mi?” diye sorar Nietzsche’ye
“Evet” cevabını verir Nietzsche “Yazı araçlarımız düşüncelerimizi etkiler”.
Filozof, altı hafta ve elli sayfadan sonra daktilodan vaz geçer.
Nietzsche’nin ürettiği yazıları inceleyen Friedrich Kitler, yazı makinesinin ardından filozofun argümanları bir kenara bırakıp aforizmalara, söz oyunlarına, kısa ve kesin saptamalara yönelen bir yazı tarzı geliştirdiğini söyler.
Oysa ben, yazdıklarımın yazım aracından bağımsız, saf düşüncelerimin kelimeye dönüşmüş hali olmasını istiyorum.
Hatta yazmayı planladığım düşünce, daha beynimde elektrokimyasal bir nöron aktivitesi iken tüm duygularımla beraber bir elektromanyetik enerji olarak depolanabilsin.
Böylelikle yazacağım düşünceler, hiç bir araç kullanmadan o anki saf haliyle bir alana indüklenebilir. İşte o zaman; internette paylaşılan yazılar yerine, insanların ürettikleri bu nörokimyasal elektrik akımlarından oluşmuş dev elektromanyetik alana bağlanıp, düşüncelerimizi kelime olmadan önceki haliyle duyumsayabiliriz.
Allam ne zevkli, ne hoş bi şey. İnternete bağlanıp titrer, kıpraşırız o zaman. Ehi.
Kategori: Felsefe, Friedrich Nietzsche, Kendimle_Konuşmalar, Yazarlar | Yorum (14) | Yazar: admin
Cuma, 2. Nisan 2010 21:22
Bu gün PC net dergisinin nisan sayısını okumadan önce geçen ay aldığım ve bir türlü okuyamadığım mart sayısını elime aldım ve okumaya başladım.
Derginin Piri Reis’in Seyir Defteri bölümünü okurken pötürdeyiverdim. ( Tam hatırlamıyorum ama iniltiye benzer garip sesler çıkartım ve titredim sanırım ehi. )
Zira biz nisan ayına gelmiştik ve 12 yıldır baskıda olan ve aylık binlerce basılan PC net dergisinin mart ayı sayısında blogumun en iyi 19 siteden biri olarak yayınlandığını yeni öğreniyordum. ( Evet öküzdüm )
Açıkcası sevindirik oldum. Bu dergiyi saklıyım bari. Ehi. ( Dergiyi öper, koklar, masanın altına tıkıştırır. Adam hasta valla… )
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (22) | Yazar: admin
Perşembe, 1. Nisan 2010 18:38
Sanki bir el ağzımdan içeri girip, içimi dışıma çıkarmış gibi hissediyorum şu an.
Tecrit olmalıyım ben…
Gün yüzü görmeden bir odada hapis kalmalıyım…
Yalnız başıma sessiz iniltilerle delirmeliyim…
Belki delirmeyi başardığımda, aklıma üşüşen ve aç kemirgenler gibi ruhumla beslenen düşünceleri hissetmem artık.
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (16) | Yazar: admin
Pazar, 14. Şubat 2010 0:07
Bi çırpıda, kendimle konuşur gibi yazmaya bayılırım.
Yazmak aklımızın özgürlük arayışıdır bence. Kendimizi gerçekleştirme ihtiyacı…
Yazdığımız her kelimeyle iç dünyamızın çalkantıları durulur, dinginleşir.
Harf harf akar içimizdeki sıkıntılar, dertler, coşkular, mutluluklar, binbir türlü ruh hali.
Beynimizin derinliklerinde saklanmış inler, cinler, periler biz yazdıkça kelime olur, paragraf olur, yazı olur.
Görünmez aklımızla, gerçek dünya arasındaki gizemli bir köprüdür yazı.
İnsanoğlu doğduğu andan itibaren ses çıkartma yeteneğine sahiptir.
Zamanla konuşmayı öğrenir.
Sonra okumayı ve yazmayı.
Her konuştuğumuzu yazmadığımız gibi, her yazdığımızı da konuşmayız.
Ancak gerçek şudur ki; konuştuklarımız yok olsa bile, yazdıklarımız geride bırakacak olduklarımızdır.
Konuştuklarımız, sesisimizin ulaştığı yere kadar gider, ama yazdıklarımız içilmeyi bekler sonsuzluk kadehinde.
Aklın özgürlük arayışını içeren her satırı okumak istiyorum ve yazdıkça özgürleşmek…
Sonsuzluk kadehini fondip yapmak istiyorum. ehi.
Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (32) | Yazar: admin
Pazar, 7. Şubat 2010 21:50
Kurbağayı öpmeden prens olamayışı ne feci!
Prensine kavuşmak için eninde sonunda en az bir kurbağa öpmek zorunda kalıyor zavallı kadınlar.
Kategori: Karikatür, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (12) | Yazar: admin
Salı, 2. Şubat 2010 23:27
Birden fazla düğüm noktası üzerinden iletişim kuran ağların herhangi birinde çökme yaşansa dahi, iletişimin devam edeceği bir sistem dizayn etmek için, ABD Ordusu tarafından geliştirilen ARPANET kısa bir süre içerisinde internetin doğuşuna sebep olmuştur.
Peki internetin sahibi ve yönetici var mı acaba?
Aslında bu sorunun cevabı, internetin yumuşak karnında yatıyor. Internetin iki tane zayıf direnek noktası var bence. Bu zayıf halkları anlamadan soruya net bir yanıt vermek çok zor.
Bunlardan biri DNS ( Alan adı sorgulama), biri ise E-posta transfer Protokolü (SMTP)
DNS’in ne olduğunu kolay kavramak için, bilinmeyen numaralar servisine benzetebiliriz kanımca. Normalde bilgisayarlar bir ağ ortamında haberleşirken MAC (Media Access Control) ve IP (Internet Protocol) adresleriyle haberleşirler. Fakat insan aklı bu adresleri ezberde tutma kabiliyetinden yoksun olduğu için bu adreslerle eşleşmiş olan alan adlarını (www.hurriyet.com.tr) akılda tutabiliriz sadece. İşte bu adreslerin sayısal karşılığını bilen ve bu adresleri bize gönderen DNS’ler, internetin durmaksızın atan kalbi gibidir. ( 83.66.162.3 veya bunun desimal karşılığı olan 1396875779 değeri hurriyetin sayfasına ulaşmak için kullanılacak sayısal değerlerdir. Bunu denemek için bu rakamları adres kutusuna girmeniz yeterli olacaktır.)
İşin akılda soru işareti yaratan tarafı, her ülkede bu hizmeti veren DNS’lerin sadece bir kaç tane olması. Daha da ilginci ve korkutucu olanı; ülkelerin DNS’lerinin danıştığı, tüm dünyada 13 adet root DNS olması. Bu 13 adet root DNS malesef Anglo-Saksonların elinde. (aha zıçtık işte. Ehi.) Üstelik son zamanlarda google gibi dev şirketler durduk yere bedava DNS hizmeti vermeye başladı. Bu tür hizmetlerin alt yapısını sağlamanın ne kadar masraflı olduğu düşünüldüğünde, ister istemez insanın aklına bu hizmetin neden bedava verildiği sorusu geliyor. (En azından benim geliyor. İşkilleniyorum. Kıllanıyorum. İrite oluyorum bi de.) Diğer yandan devletin bir çok siteye erişimi yasaklaması, bu bedava DNS hizmeti veren şirketlerin ekmeğine yağ sürüyor. Zira basit bir ayarla DNS adresimi 8.8.8.8 veya 8.8.4.4 yapıp google DNS’lerinden faydalanmak istesem, ülkemde yasaklanmış tüm sitelere ulaşma imkanım oluveriyor. Fakat o DNS sahibinin uygun gördüğü şekilde (şaka gibi.) Böyle giderse ülkemde bu tür DNS’lerden faydalanmayan bilgisayar kalmayacak diye korkuyorum.
Aslında teknolojinin nimeti gibi görünen bu durum, başka bir perspektiften baktığımızda koskoca bir ülkenin zaafı haline gelebiliyor. Zira aynı anda DNS’lerin hizmet veremez olma senaryosundan daha korkuncu, bu servislerin ekonomik, siyasi veya ideolojik menfaatler kapsamında manipülatif hizmet vermeye başlaması. Yani ben www.akbank.com.tr ye ulaşmak istediğimde hizmet veren DNS’i yöneten gücün yönlendirdiği adrese gidebilirim. Üstelik bu adreste, birebir Akbank’ın sayfasının kopyasına ulaşarak tüm bilgilerimi o sunucuya bırakabilirim. (Belki de bırakıyorum haberim yok ehi. ) Bu konu hakkında üretilebilecek felaket senaryoları insanın hayal gücü ile sınırlı kanımca.
Diğer yandan aynı sorun eposta sunumcuları için de geçerli. Her geçen gün bedava hizmet yelpazesini fütursuzca genişleten yabancı sunumcular üzerinden mail hizmeti alıyoruz. xxx@yyy.com adresine gönderdiğim mailin, önceden kotuniyetli@istihbaratsevisi.com’a gitmediğini nerden bilebilirim? (Bilmiyorum zaten. Gidiyosa da kafayı yiyorlardır zaten. Ehi.)
Bu konuda fişimi çekene kadar yazabilirim, ancak okuyucunun taze aklını soğurmak da istemiyorum.
Her geçen gün teknolojiyi üreten güçlerin bağımlı köleleri olma yolunda ilerlerken, aklınızda bu konular hakkında küçük bir pencere açabildiysem ne mutlu bana.
Kategori: Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (35) | Yazar: admin
Salı, 26. Ocak 2010 19:53
Yapılan araştırmalar aşkın beyin kimyasını değiştirdiğini ortaya koyuyor. Londra Üniversitesi Nörobiyoloji profesörlerinden Semir Zeki, fonksiyonel MRI kullanarak yaptığı araştırmada, aşkın kişilerdeki muhakeme yeteneğini kaybettirdiği ve saplantılı kişilik bozukluğuna neden olduğunu ortaya çıkardı. Sanırım aşkın gözü kördür sözü de buradan geliyor.
Hep diyorum bi daha diyeceğim:
Aşk bir hastalıktır. Tedavisi de yoktur. Neyse ki zamanla kendiliğinden iyileşir…
Kategori: Beyin, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (70) | Yazar: admin