Kategori Arşiv 'Felsefe'

Ben Kimim? / Richard David PRECHT

Cuma, 2. Temmuz 2010 22:31

Fazla tadılan şey değerini ansızın yitirir. Küçük bir parça peynir yavaşça ve özenle yenilirse bir şenlik ziyafetinden daha fazla mutluluk getirir. Yaşam sevinçlerini kalıcı olarak arttırmak için çocukça aç gözlülüğün taşkınlığını önlemek gerekir. O halde zevkin kalıcı olmasını sağlamak üzere ihtiyaçlara hakim olmak gerekir. Ama bu sadece aklın yardımıyla olur. Anlayış, sürekli hızlı geri tepmelere bağımlı olmamak için, bize güvenilir ve istikrarlı stratejiler geliştirmede yardım eder.

Bunun bir çaresi de, duyuları keskinleştirmek ve yaşamın birçok küçük anının büyük olanlarla aynı şekilde tadını çıkartmaktır. Bir başkası da korkuları söküp atmayı içeriyor. Sürekli güçlü zevkler de uyandırılmazsa, o zaman isteksizlik duygularını azlatmaya çalışılabilir. Gereksiz gelecek korkularından kurtulmalı, tutkular dizginlenmeli, para ve mala olan lüks ihtiyacı kısıtlanmalıdır. Bütün bunlardan çok az mutluluk ama zararlı bir bağımlılık doğar: ”Dış nesnelere olan bağımsızlığı da büyük bir nimet olarak düşünelim.” Epikuros’a göre, sahip olmak değil, sosyal ilişkiler kalıcı mutluluğa neden olur: “Tüm yaşamın mutluluğu için bilgeliği sağlayan her şeyin içinde dostluğun kazanımı en önemlisidir.”

Epikuruscu biri mutluluğunu yaşamın küçük neşelerinden çıkartan, korkularını yenen, başkalarıyla sosyal ve uyumlu bir biçimde yaşayan soğukkanlı bir insan olmalıdır.

Mutluluk güzeldir ama çok çalışma gerektirir…

Kategori: Felsefe, Richard D. PRECHT | Yorum (17) | Yazar: admin

Flash Forward

Pazar, 16. Mayıs 2010 20:25

*        6 Ekim günü tüm dünya iki dakika 17 saniyeliğine bayıldı. Bütün Dünya geleceği gördü.

*        İnsanların tesadüf dedikleri şey Tanrı’nın işinden başka bir şey değil.

*        Belki de anı yaşamayı seçip hayatımızdaki iyi şeyleri görür görmez yakalamalıyız.

*        Size tanıdığım bir adamla ilgili bir hikaye anlatacağım.

          Los Angeles’ta cam silicilik yapan bir adamla ilgili…

          6 Ekim 2009 bilinç kaybının olduğu gün.

          Özel hiçbir yanı yoktu.

          Hayatına her gün aynı şekilde devam ediyordu.

          Bulanık planlar, birkaç hayal…

          Bir arzusu olsaydı bile, ondan söz etmezdi.

          Çoğumuz gibi da bilinç kaybı sırasında şuurunu kaybetti.

          Cam silici, bilinç kaybından önce hayatını gelecekle ilgili soruları görmezden gelerek geçiriyordu.

          Bu sorular onun için o kadar da önemli değildi

          İnandığı hiçbir şey yoktu.

          Ama sonra bilinç kaybı oldu ve bu adam ölümle burun buruna geldi.

          Çoğumuz, ilahi bir müdahale olduğunda bunun çok büyük bir şey olduğuna inanırız

          Ancak bu, o an için göze çok önemsiz görünen ama aslında hayatınızın dönüm noktası olduğunu anlayacağınız küçük bir şey de olabilir.

          Büyük ya da küçük ya o an, aynı anda her yerde herkesi etkilemişse?

          Bu sizin için ne anlama gelirdi?

          Yanıtları nerede arardınız?

          Bunun yanıtı hiçbir zaman tek bir kişiyle alakalı değil.

          Bilinç kaybı istisnasız herkesin hayatını etkiledi.

          Hiçbirimiz bu olayda yalnız değiliz.

          Her birimiz eşsiziz.

          Ama hepimiz bir goblen oluşturmak için bir araya getirildik.

          Tamamını görmek için bir adım geri çekilmeden anlaşılamayacak kadar büyük bir goblen.

          Bir noktada, hepimiz uyanırız ve bir seçim yapmamız gerekir.

          Tanrı’nın yaptığı şeyin iyi bir şey olduğuna inanıp umudu mu seçeriz yoksa sağa sola yalpalayıp kendimizi kaosa teslim mi ederiz?

          Cam silici, kaosun içinde bir yol gördü ve ona gösterilen şeydeki iyiliğin farkına vardı.

*        Ortada bir kader ve özgür irade savaşı yok. Kader ve özgür irade bir arada.

*        Kılıç kınını yıpratır ve ruh da göğsünü insanın ve ara vermesi gerekir kalbin nefes almaya bir süre…

*        Kararsız bir element kendini dönüştürür.

          İnsanları savunmasız bıraktığında daha dürüst olduklarını düşünüyorum.

          Flash Forward’ın ilk bölümünü seyrettiğimde aklıma Kaos Teoremi gelmişti: “Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler ve farklı düzenler yaratması ve bu düzenlerin yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hakimiz. İşte bu noktada karşımıza düzen ve kaosun aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur.”

           Aslında günlük yaşantımızda hiç düşünmeden yaptığımız tercihler, biz farkında olmadan evrenin düzeniyle beraber tüm hayatımızı şekillendiriyor olmasın?

           Dünyayı algılayış biçimimiz, çevremize yaydığımız enerji evreni etkiledikten sonra dönüp dolaşıp tekrar bize mi ulaşıyor?

Kategori: Felsefe | Yorum (14) | Yazar: admin

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine / SCHOPENHAUER – II

Çarşamba, 12. Mayıs 2010 19:06

*        Şunu hatırdan çıkartmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak için ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafalarının eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukardan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetleriyle tanır. Okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insanı eğitir…

*        Dil insanı çarpar. O halde şarlatanlara parlatılanlara değil, düşüncelerin gerçek çocuklarına, onun biricik sevgilisi olan hakikatin hakiki aşıklarına itibar etmeliyiz. Böylece dilin kendilerini çarpmış olduğunu göstererek dile de sadakatimizi göstermiş oluruz.

*        Cehalet ancak zenginlikle bir arada bulunduğu zaman soysuzlaştırıcıdır. Sefalet ve ihtiyaç yoksul insanı sınırlar; onun işi ya da uğraşı bilgisinin yerini alır ve düşüncelerini işgal eder. Fakat cahil olan zenginler sadece zevkleri peşinde koşarak ömürlerini tüketirler ve vahşi hayvanlara benzerler.

*        Bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla, terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider. Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden faklı olmadığı sonucuna varılabilir: Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.

*        Yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur. Anlaşılmaz olan anlayışsız olana akrabadır ve her zaman anlaşılmazlığın altında büyük düşünce derinliğinden ziyade gizli bir esrar perdesine bürüyerek gizli bir şaşırtmacanın bulunması galip ihtimaldir. Eğer yazar gerçekten akıllı ise yukarda bahsedilen bütün sanatlar lüzumsuzdur, çünkü o bir insanın olduğu gibi görünmesine izin verir ve Horatius’un söylediği şeyi bütün zamanlar için doğrular:

          “Sağduyu iyi bir üslubun kaynağı ve kökenidir.”

*        Küçük bir düşünceyi anlatmak için çok sayıda sözcük kullanma her zaman her yerde vasatlığın en şaşmaz işaretidir; buna mukabil çok sayıda düşünceyi birkaç sözcüğe giydirmek seçkin kafaların hiç bir zaman aldatmayan becerisidir.

Kategori: Arthur SCHOPENHAUER, Felsefe, Yazarlar | Yorum (4) | Yazar: admin

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine / SCHOPENHAUER – I

Perşembe, 6. Mayıs 2010 21:06

*        Bir düşünce ancak sözcüklerin sınır çizgisine ulaştığı ana kadar gerçekten yaşar; ondan sonra derhal donar ve hayatiyetini kaybeder; hal böyle iken yine de eski zamanların fosilleşmiş hayvanları ve bitkileri kadar uzun ömürlüdür. Gerçekte çok kısa olan ömrü derhal kristalleşiveren bir billur tanesi ile mukayese edilebilir. Bir düşünce ifade edilir edilmez içimizdeki varlığını yitirir, yahut en derin anlamıyla keskinliğini ve ciddiyetini kaybeder. Başkaları için var olmaya başlarsa içimizdeki hayatiyetten kesilir; nasıl ki bir çocuk dünyaya gelmesiyle anasından uzaklaşırsa.

*        En mutlu insan içindeki zenginliği kendisine yeterli olan ve varlığını idame için dışarıdan çok az veya hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insandır.

*        Büyük zihinsel yetenekler, sahibini başka insanlara ve onların yaptıklarına yabancılaştırma eğilimi içerisindedir; çünkü bir insan ne kadar kendisine ve kendisine olana sahipse başkalarında o kadar az şey bulabilecektir; ve onların haz duydukları yüzlerce şey ona yavan yüzeysel gelecektir. Şu halde belki de kendisini her yerde hissettiren telafi yasasının bir başka vehçesi burada da hükmünü yürütür. “Dar kafalı insan aslında en mutlu insandır.”

*        Bir insan ne kadar kendi kendisine yeterse, başka insanlara o denli daha az gereksinim duyacaktır. Haddizatında başka insanlar da ona o kadar az tahammül edebilecektir. Yüksek bir zihin düzeyinin bir insanı toplum dışına itebilmesinin nedeni budur. Doğrudur, eğer zihin niteliği nicelikle telafi edebilseydi, bu insanların büyük dünyasında bile yaşama zahmetine değerdi; fakat şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez.

*        En genel gözlem bize insan mutluluğunun iki temel düşmanın ıstırap ve can sıkıntısı olduğunu gösterir. Daha ileri gidip, birinden yakamızı sıyıracak kadar talihli olma ayrıcalığımızın düzeyinin bizi diğerine yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Aslına bakılırsa hayatın bize sunduğu, bu ikisi arasında, az veya çok  şiddetli bir salınımdır. Bunun sebebi bu iki kutuptan her birinin diğeri için çift yönlü, harici ya da nesnel, deruni ya da öznel bir çatışmayı içinde barındırmasıdır. Haricen, ihtiyaç içerisinde bulunmak ve yoksunluk ızdırap üretir; buna karşılık eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse bu sefer de yakasını can sıkıntısına kaptırır. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini  ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken yüksek sınıflar can sıkıntısıyla biteviye ve çok kere umutsuz bir savaş halindedir.

Kategori: Arthur SCHOPENHAUER, Felsefe, Yazarlar | Yorum (10) | Yazar: admin

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer / Thomas Cathert/Daniel Klein – II

Pazartesi, 3. Mayıs 2010 15:15

“        Durum etiği” tartışmaları 1960’larda ortaya çıktı. Bu görüşün yandaşları, herhangi bir durumda yapılacak etik davranışın, o durumla ilgili etkenlerin karışımına bağlı olduğunu savunuyordu. Bu eylemlerden kimler etkilenir? Sonuç nelere mal olur? Sonuç gelecekteki durumları nasıl etkiler? Hem soran kim bir kere? Sadakatsizlik durumunda, durum etiği, diğer şeylerin yanında evliliğin durumunu bilmek isteyecektir. Evliliğin gidişine göre etik tavır farklı yerlerde bulunabilecektir. Durum etiğinin karşılarıysa bu türden akıl yürütmelerin, kişinin yapmak istediği her şeyi haklı kılabileceği hissiyle karşı çıkmıştır. İşbu karşıtlardan bazıları tümüyle mutlakçı bir duruş sergilemiştir: Sadakatsizlik, hiçbir koşula bağlı olmadan daima yanlıştır.

           Ancak işin paradoksal tarafı, duruma has özellikleri göz ardı etmek suretiyle de bazen keserin kendimize yontmasını sağlayabilmemizdir.

          Silahlı soyguncular bankaya dalar, müşterileri ve memurları sıraya dizer ve cüzdanlarını almaya başlar. Sıranın en ucundaki iki veznedardan biri, diğerinin eline hızla bir şey sıkıştırır. İkinci veznedar fısıldar: “Bu ne yahu?” Birincisi de fısıldayarak yanıtlar: “Senden geçende borç aldığım ellilik.”

*        On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı’ya inanmaya veya inanmayaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştür. Tanrı’nın varlığına inanmayı seçerseniz ve her şey bittiğinde Tanrı’nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah’ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırdığımızda önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde “Pascal’ın Bahsi” adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca “neme lazım” deriz.

 *        Bir kadın, bir adama, kendisine domuz dediği için hakaret davası açmıştır. Adam suçlu bulunur ve tazminat ödemeye mahkum edilir. Dava bitiminde adam yargıca, “Yan ben artık Bayan Harding’e domuz diyemiyecek miyim?” diye sorar.

         “Öyle,” der yargıç.

         “Peki, bir domuza Bayan Harding diyebilir miyim?”

          “Tabii,” der yargıç, “herhangi bir domuza Bayan Harding diyebilirsiniz.”

          Adam bunun üzerine Bayan Harding’e bakar, “İyi günler dilerim, Bayan Harding,” der.

*        Tanrı, cennet bahçesinde Adem ile Havva’ya görünür ve ikisi için birer hediye getirdiğini ve hediyeleri seçmeyi onlara bırakacağını söyler.

          “Birinci hediyem,” der, “ayakta işeyebilme yeteneği…”

          Adem hiç düşünmeden, “Ayakta işemek ha!” diye atlar, “şahane! Ben onu istiyorum!”

         “Tamam,” der Tanrı. “O senin olsun. Havva, diğeri de senin o zaman.”

         “Neymiş o peki?”

         “Çoklu-orgazm.”

Kategori: Daniel Klein, Felsefe, Thomas Cathert, Yazarlar | Yorum (6) | Yazar: admin

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer / Thomas Cathert/Daniel Klein – I

Cuma, 30. Nisan 2010 10:16

*         “Felsefe ile espri aynı şey mi yoksa? Fıkra ve esprilerin kuruluşu ve etkisiyle felsefi kavramların kuruluşu ve etkisi aynı malzemelere dayanmaz mı? İkisi de aynı şekilde aklımızı gıdıklamaz mı?”

*        Bir iyimser, bu dünyanın, mümkün dünyaların en iyisi olduğunu düşünür. Bir kötümserse sahiden öyle olmasından korkar.

*        İyimser, “Bardağın yarısı dolu ,” der.

          Kötümser, “Bardağın yarısı boş,” der.

          Rasyonalist ise,”Bardak gerektiğinden iki kat büyük,” der.

*        Yirminci yüzyıl romancılarından Isaac Bashevis Singer, özgür iradeye inanıp inanmadığı sorulduğunda bıyık altından gülerek, “Başka seçeneğim yok,” demişti.

*       Alfred North Whitehead, Tanrı’nın geleceği belirlemeye gücünün yetmeyeceğini öne sürmekle kalmadı, savına geleceğin Tanrı’yı belirleyeceği görüşünü de kattı. Whitehead’in süreç felsefesine göre Tanrı ne her şeye kadirdir ne de her şeyi bilendir. Tanrı olayların ilerleyişine göre değişen bir varlıktır. Ya da Yeni Çağcıların jargonuyla: “Tanrı var ya, acayip evrim geçirmiş ha…”

*        Satıcı: “Hanfendi, bu elektrik süpürgesi işinizi yarı yarıya azaltacaktır.”

          Müşteri: “ Harika! İki tane alayım o zaman.”

*        “Bu cümle yanlıştır” cümlesi doğru mu yanlış mı?

*        David Hume bir şeyin mucize olduğuna inanmadaki tek rasyonel temel, diğer bütün açıklamaların mücizeden daha ihtimal dışı olmasıdır, demiştir.

*        G.K. Chsterton, şunu yazmıştı: “İyi sözcüğünün birçok anlamı vardır. Mesela adamın teki annesini beşyüz metreden tüfekle vurursa, o adama iyi nişancı denir ama bu, iyi birisi olduğu anlamına gelmez.”

Kategori: Daniel Klein, Felsefe, Thomas Cathert | Yorum (12) | Yazar: admin

Yazım araçları düşüncelerimizi etkiler mi?

Pazartesi, 12. Nisan 2010 15:56

Zihin haritaları üzerine yapılan deneylerde; ideoragram (resim yazı) içeren Çince ve Japonca kullananların, diğerlerine göre farklı zihin haritalarına sahip olduğu görülmüş.
Benzer şekilde devamlı kitap okuyan beyinlerle, ekran üzerinde yazı okuyan beyinler arasında zihinsel farklılıklar olsa gerek.
Sanırım kullanılan yazım araçları da zihinsel süreçlerimizi derinden etkiliyor.
Düşüncelerimizi yazıya aktarırken kullandığımız araçlar ve ortam, yazı bittiğinde metnin içine bir yerlere çoktan gizlenmiş oluyorlar.
 
Bu konuda Nietzsche’den bir alıntıyı sunmak istiyorum:
1882′ye doğru Nietzsche’nin gözleri yanmaya başlar. Filozof önündeki sayfaya odaklanmakta güçlük çeker fakat buna rağmen yazmakta ısrar edince başı ağrır.
Çare olarak, yeni icat edilen daktilo önerilir kendisine. Malling-Hansen marka daktiloya alışmak biraz zahmetli olur ama sonunda Nietzsche klavyeyi tanır ve gözlerini kapatarak yazabilir hale gelir. Sorun hallolduktan sonra düşüncelerinin ilk seri üretim daktiloyla kayda geçirmeye başlar.
Bir süre sonra, arkadaşlarından biri, makineden çıkan yeni yazılarına bakarken bir tuhaflık olduğunu fark eder. Nietzsche’nin yazı stili bu makineyle daha da özlü bir hal almıştır. Yazı bazı yerlerde telgraf metinlerini andırır. Arkadaşı, bir mektupda “Yazı aracı insanın yazı biçimini bu kadar etkileyebilir mi?” diye sorar Nietzsche’ye
“Evet” cevabını verir Nietzsche “Yazı araçlarımız düşüncelerimizi etkiler”.

Filozof, altı hafta ve elli sayfadan sonra daktilodan vaz geçer.
Nietzsche’nin ürettiği yazıları inceleyen Friedrich Kitler, yazı makinesinin ardından filozofun argümanları bir kenara bırakıp aforizmalara, söz oyunlarına, kısa ve kesin saptamalara yönelen bir yazı tarzı geliştirdiğini söyler.

Oysa ben, yazdıklarımın yazım aracından bağımsız, saf düşüncelerimin kelimeye dönüşmüş hali olmasını istiyorum.

Hatta yazmayı planladığım düşünce, daha beynimde elektrokimyasal bir nöron aktivitesi iken tüm  duygularımla beraber bir elektromanyetik enerji olarak depolanabilsin.

Böylelikle yazacağım düşünceler, hiç bir araç kullanmadan o anki saf haliyle bir alana indüklenebilir. İşte o zaman; internette paylaşılan yazılar yerine, insanların ürettikleri bu nörokimyasal elektrik akımlarından oluşmuş dev elektromanyetik alana bağlanıp, düşüncelerimizi kelime olmadan önceki haliyle duyumsayabiliriz.

Allam ne zevkli, ne hoş bi şey. İnternete bağlanıp titrer, kıpraşırız o zaman. Ehi.

Kategori: Felsefe, Friedrich Nietzsche, Kendimle_Konuşmalar, Yazarlar | Yorum (14) | Yazar: admin

Zeitgeist / Böl ve Yönet…

Cumartesi, 10. Nisan 2010 1:33

Uyanma Zamanı!..

Lütfen Uyumadan Önce Seyretmeyiniz…

Get the Flash Player to see this content.

Video görüntüsü açılmıyorsa http://www.dailymotion.com/video/x9mek3_bol-ve-yonet-silinmeden-izleyiniz-l_news linkine tıklayınız.

Kategori: Animasyon, Felsefe, Video | Yorum (14) | Yazar: admin

Zamanın Ruhu ( Zeitgeist )

Pazar, 21. Mart 2010 17:19

“İnsanların akına köklü bir devrim fikrini getirmenin, ne kadar önemli olduğundan bahsediyorduk. Bu kriz, aslında bir bilinç krizidir. Öyle bir kriz ki, artık daha fazla eski kuralları, eski şablonları, eskiden kalma gelenekleri kabul etdemez.

Hele Dünya’nın bugünkü haline bakınca, bunca sefalet çatışma, yıkıcı zulüm, saldırganlık…

İnsanoğlu hala eskiden beri bildiğimiz gibi; hala barbar, hala şiddet tutkunu, saldırgan, açgözlü, rekabetçi…

Ve inşa ettiği toplum da bu değerler üzerine kurulu…

Bu denli hastalıklı bir topluma iyi entegre olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz!..”

“Burada öğretmen yok, öğrenci yok, lider yok, yol gösterici yok, efendi yok, kurtarıcı yok.,

Kendiniz için öğretmensiniz ve öğrencisiniz; efendi, yol gösterici, lider sizsiniz.

Siz her şeysiniz! Ve anlamak, değişimdir…”

-Jiddu Krishnamurti

Kategori: Felsefe | Yorum (26) | Yazar: admin

Tutunamayanlar / Oğuz ATAY

Cuma, 19. Mart 2010 23:55

Tuttunmaya çabaladığın her düşünceye aklını değdirdiğinde anlamsızlaştığını duyumsamak.

Bir insanın kendisiyle umarsız mücadelesi.

Acı çekmeye mahkum insanların yaşam kavgası.

Sorgulamayı beceremediği anlamlara tutunmaktansa kendi içinde yarattığı kara boşluğun dibine gömülmek.

Hayatın uçsuz  bucaksız ihtimaller denizinde beliren cılız anlamlar ve onlara tutunmaya çabalamanın yararsızlığının hissedilmesi.

Olması gereken ile olan arasındaki farkın yaman sillesi.

Hayatın bir kitaptan çağlaması.

Yaşamın anlamsızlığının anaforunda delirmek.

Görüp de dokunamamak, bilip de anlayamamak, hep bir şeylerin eksik kalacağını hissetmek.

Tutunamıyorum…

Kategori: Felsefe, Oğuz ATAY, Yazarlar | Yorum (19) | Yazar: admin

Frene basmak istiyorum.

Çarşamba, 3. Mart 2010 20:26

Tanrım

Beni yavaşlat.

Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…

Günün karmaşası içerisinde bana sonsuza kadar yavaşlayacak tepelerin sukunetini ver.

Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan bir kaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret…

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.

Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim…

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…

Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi…

Tanrım,

Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret,

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için sabır,

İkisinin arasındaki farkı bilmek için akıl ve

Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak dostlar ver…

-      Hititlerin M.Ö. 2000 Yılındaki Duvar Yazısı

Kategori: Felsefe | Yorum (56) | Yazar: admin

Bakış Açısı…

Cuma, 12. Şubat 2010 19:51

 

İnsan, bakış açısını değiştirdiğinde, baktığı şey aynı olsa bile tam tersini görebilir…

Kategori: Felsefe | Yorum (29) | Yazar: admin

Gözle görülebilen tek virüs: insan.

Pazar, 24. Ocak 2010 17:20

Geçen gün film arşivimi toparlarken Matrix’e gözüm takıldı ve matrix dosyasının üzerine çift tıklayıp ileri sardırdım ve seyretmeye başladım. Amacım bir parça nostalji yaşamaktı. O esnada Ajan Smith, Morpheus’u sandalyeye bağlamış ve Zion’a giriş şifrelerini soruyordu.  Sorgu esnasında Smith, virüslerin nasıl kontrolsüzce  çoğalıp, yaşadıkları yerdeki tüm kaynakları tükettiğini ve sonrasında da yeni kaynaklar aradığını anlatıyordu. Smith, bu tarife uygun ikinci canlı türünü insan olarak tanımladığında aklım çırpıklanmıştı. Daha önce seyrettiğimde bu bölümü kaçırmışım sanırım. Evet biraz etraflıca düşününce net bir şekilde haklı olduğunu anladım. İnsan doğa için bir virüstü. Doğadaki tüm canlılar kendi içerisinde mükemmel bir dengede yaşarlarken, kontrolsüzce çoğalan insan, kaynaklara saldırmak ve doğanın dengesini kendi lehine bozmak için var gücüyle savaşıyordu. O an virüs olduğumu keşfetmenin şaşırmışlığı ile gözlerim büyüdü, höyküresim geldi. Diğer yandan insanoğlu, eşsiz gördüğü aklını doğaya verdiği zararı telefi etmek için kullanma konusunda çok zayıftı. Belki de doğa dediğimiz yapı, tek başına büyük bir canlıydı. Sözünü ettiğimiz denge ise doğanın aklı neden olmasın? İsanoğlunun vücudunda zararlı yapılar ve bu zararlılarla mücadele eden antikorlar mevcut. Bu denge zararlıların lehine bozulduğunda hasta oluyoruz. Sanırım biz de doğayı hasta eden virüsleriz. ( iğrenciz ya. böğk.)Daha da korkuncu; bizim virüs diye nitelendirdiğimiz yapılar, doğanın dengesini korumak için bizi yok etmeye çabalayan antikorlar. Dünya’nın her yerinde meydana gelen bu kadar doğa felaketini ve insanı çaresiz bırakıp korkutan yeni nesil hastalıkları başka türlü nasıl açıklayabiliriz?

 Sanırım insanoğlu kaynakları tüketme arzusuna gem vuramadığı sürece, doğa aklını bizi yok etmek için kullanmaya devam edecek. Daha büyük felaket ve hastalıkların karşımıza çıkmasına hazır olmalıyız. Zira tabiyatın aklı, içinde barındırdığı tüm canlıların aklından daha büyüktür…(Filmi kapatır, masanın altına saklanır, orada iniler ve garip hırıltılar çıkartır…)

Kategori: Animasyon, Felsefe, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (19) | Yazar: admin

Konfüçyüs

Cuma, 22. Ocak 2010 20:37

Bir öğrencisi Konfüçyüs’e dedi ki:

“Yaşadığın kentte seni herkesin sevmesi nasıldır?”

“Yeterli değil,” cevabını alan öğrenci bir daha sordu:

“Peki, kentte seni  herkesin sevmemesi nasıldır?”

Konfüçüyüs şöyle cevapladı: “Yeterli değil. İnsanların arasında iyilerin seni sevmesi, kötülerin de sevmemesi daha iyidir.”

Hmm sanırım bir insanı herkes seviyorsa o gerçek değildir…

Kategori: Felsefe, Hazır Cevaplar, Konfüçyüs, Yazarlar | Yorum (27) | Yazar: admin

Anlam Arayışı…

Çarşamba, 20. Ocak 2010 20:51

İnsanlar umarsız bir mutluluk arayışı içerisindeler. Mutluluk için vahşice paraya, şöhrete, mala mülke saldırıyorlar. Yaşamak için gerekli araçlara ve her türlü imkana kavuştukça yaşam savaşı şiddetini yitiriyor. Çabalamadan sahip olma alışkanlığı yaşam amaçlarımızı soğuruyor. Her geçen gün hayat anlamını kaybediyor. Oysa insanları ayakta tutan, onlara yaşam enerjisi veren şey, hayatın anlamı değil midir? Anlam ihtiyacı insanın yumuşak karnıdır bence. Onca zengilimiz yanında anlam ihtiyacımız doyumsuz kalır hep. Mutluluktan, hayatımızın anlamını keşfedebildiğimiz sürece söz edebiliriz kanımca.
İşin en zor kısmı hayatın anlamını nasıl kavrayabileceğimizdir. Ne yazık ki dünyanın en zeki insanları bile bu kavrayıştan uzak kalabilmektedirler. Oysa bu anlam, tabiyatın gizemli enerjisinde saklıdır…

Kategori: Felsefe, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (18) | Yazar: admin