Kategori Arşiv 'Yazarlar'

Bireyselleşmiş Toplum / Zygmunt BAUMAN

Salı, 10. Ağustos 2010 1:03

Aşk Akla İhtiyaç Duyar mı?

Aşk akıldan korkar, akıl aşktan korkar. Her biri diğer olmaksızın yapmaya çalışır. Ancak her ne yaparlarsa yapsınlar, sıkıntıdan kurtulamazlar. Bu durum, mümkün olan en kısa yorumla, aşkın ikilemidir; ve tabii aklın da.

Onların ayrılması felaket anlamına gelir. Akıl ve aşk birbirlerine tercüme edilmesi kolay olmayan farklı dillerde konuşurlar; sözel alışverişler gerçek anlayış ve sempatiden ziyade, karşılıklı bir kavrayışsızlık ve kuşku üretir. Akıl ve aşk aslında kendi aralarında konuşmazlar; daha çok, bağırarak birbirlerini susturmaya çalışırlar.

Aklın mahkemesinde bir davalı olan aşk, davasını kaybetmeye mahkumdur. Dava, duruşma başlamadan önce kaybedilmişti. Aşk suçlandığı için suçludur; ve kişi işlemekle suçlandığı suçlardan kendisini temize çıkarabilse de, sürekli olarak suçlu görülme karşısında hiçbir savunma yoktur.

Arzuladığınız şeyi kullanmak istersiniz, daha doğrusu onu tüketmek, ötekilikten soymak, kendi mülkünüz haline getirmek ya da sindirmek, onu bedeninizin bir parçası, kendinizin bir uzantısı haline getirmek istersiniz. Kullanmak benlik uğruna ötekini imha etmektir. Aşık olmak ise, tam aksine, ötekine ötekiliğinden ötürü değer vermek, onu ötekiliğinin içinde güçlendirmeyi istemek, ötekiliği korumak, onu çiçeklendirmek ve büyütmek, amaca ulaşmak için gerekli olması halinde kişinin kendi ölümlü varlığı da dahil olmak üzere kendi rahatını feda etmeye hazır olması anlamına gelir. Kullanmak almaktır, değer vermek kendinden vermektir.

Kullanma ve değer yönelimleri aklı ve aşkı ayırır ve ayrı yollara sürer; ama bir kez kendilerine uygun yollara girdiler mi, akıl ve aşk, radikal bir şekilde farklı ufuklara da sahip olurlar. Aşkın ufukları sonsuzdur. Max Scheler’in dediği gibi; “ Aşk, aşık olur ve aşık olurken daima elinde olanın ve sahip olduğunun ötesine bakar. Onu uyandıran gençlik dürtüsü bitkin düşebilir; aşkın kendisi yorulmaz.” Scheler’e göre, “aşk özü gereği sonsuzdur.”  Tatmininin sonsuz bir iyilik olmasını ister. Adını hak eden aşk asla durmaz ve asla tatmin olmaz; gerçek aşk, aşığın yeterince ileri gittiğinde ve çok ileri gittiği için şikayet etmesiyle değil, henüz tırmanması gereken yüksekliğe ulaşamadığına dair beslediği kuşkuyla tanınabilir.

Aşkın şanı, aynı zamanda onun talihsizliğidir. Sonsuzluk aynı zamanda belirsizliktir. O saptanamaz, çerçevelenemez, ölçülemez. Tanımlara direnir, çerçeveleri patlatır ve sınırları aşar. Gerçeği tam olarak yansıtan olgulara ve açıkça okunabilen diagramlara düşkün olan aklın bakış açısından, aşk özgün bir şekilsizlik günahıyla yüklüdür. Faydalı olanı arayan akıl, sonsuzluğu sonlu benliğin ölçüsüyle sınırlar.

Aşk bir gizemle ilişkiye girmek ve onun çözülemezliğine razı olmak anlamına gelir. Aşk, aşkın nesnesi üzerinde hakimiyet kurmak ya da onu denetim altına almak şöyle dursun, kavramak, edinmek, bilmek anlamına bile gelmez ve ne de bunlara yol açar. Aşk ötekinin gizemine rıza göstermek anlamına gelir; geleceğin gizemine, her şeyin olduğu dünyada asla olmayan bir şeye, her şeyin olduğu yerde olmayan bir şeye benzer. Gelecek daima başka yerdedir ve aşkın Öteki’si de öyle.

Evet aşkın akla ihtiyacı vardır; ama ona bir mazeret, gerekçe ya da saklanacak bir yer olarak değil, bir araç olarak ihtiyacı vardır.

Not: Çarşamba tatile gidiyorum. Yaşasınn! İnternet orucuna gireceğim. oh. Feci sevap ( bonus ) kazanacağım. ehi. ( çotanggk. ağk. )

Kategori: Zygmunt BAUMAN | Yorum (10) | Yazar: admin

Zeka Üzerine / Jeff HAWKINS

Perşembe, 15. Temmuz 2010 23:34

İnsan olmanın ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız, beyni anlamanız gerekmektedir.

Nöronlar bir bilgisayarın transistörleri ile karşılaştırıldığında oldukça yavaştır. Bir nöron bağlantılarından girdiler toplar ve diğer nöronlara yaklaşık 5 mili saniyede aktarır ve yeniden eski haline döner. Bu hızlı görünebilir ama silikon esaslı bir bilgisayar bir saniyede bir milyardan çok daha fazla işlem yapabilir.

Diyelim sizden çöle gidip yüz kalıp taş taşımanızı istedim. Bir kerede sadece tek bir taş taşıyabilirsiniz ve çölü geçmek milyonlarca adım gerektirir. Bunu kendi başınıza tamamlamanın uzun süreceğini fark edersiniz ve bunu paralel olarak yapacak yüz işçi tutarsınız. Görev şimdi yüz kere daha hızlı yapılmaktadır, ama çölü gemek için hala en azından bir milyon adım gerekmektedir. Daha fazla hatta bin işçi kiralamak hiçbir kazanç sağlamayacaktır. Ne kadar işçi kiraladığınızın bir önemi yoktur, sorun bir milyon adımlık zamandan daha kısa sürede çözülmeyecektir. Aynı şey paralel bilgisayarlar için de geçerlidir. Bir noktadan sonra daha fazla işlemci eklemek hiçbir fark yaratmaz. Bir bilgisayar, kaç işlemcisi olursa olsun ve ne kadar hızlı olursa olsun, zor problemlere yüz adımda bir yanıt hesaplayamaz.

Öyleyse bir beyin, en geniş paralel bilgisayarın bile bir milyar ya da bir milyar adımda çözemediği zorlu görevleri yüz adımda nasıl yerine getirmektedir? Yanıt: beynin problemlerin yanıtlarını hesaplamamasıdır; yanıtları hafızadan geri çağırmaktadır. Esasında, yanıtlar uzun zaman önce hafızaya yüklenmiştir. Hafızadan bir şeyleri geri çağırmak sadece bir kaç adım gerektirir. Yavaş nöronlar bunu yapmakta sadece yeterince hızlı değil ama aynı zamanda da hafızayı da kendileri oluşturmaktadırlar. Tüm korteks bir hafıza sistemidir. Asla bir bilgisayar değil.

Kategori: Beyin, Jeff HAWKINS, Zeka | Yorum (9) | Yazar: admin

Uzaktaki Sevgili / Atilla İLHAN

Pazar, 11. Temmuz 2010 23:25

Dinle böceğim, uzun bir seyehate çıkacağım.

Hareketimden önce bazı şeyleri söylemek arzusundayım.

Hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya da kötü bir hayal kurma tarzı.

İki kişinin ikisi de öbürünün yerine hayal kurmaya çalıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz!

Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevmiyoruz, sevdiğimiz şahsiyetimizin dışlaştırılmış bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali.

O başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır; arada ahenk kurulamaz.

Nasıl kurulsun?  Sevdiğimizle sandığımız farklı!

Muvaffak bir çift yanlızlığa tahammülü yüksek iki insan manasını taşır.

Çift demek, yanyana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor!

Onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan.

Uzaktaki soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum.

Yakında olmayan sevgili, tahayyülde yaşatılır.

Hayalde yaşamak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdehale.

Sevdiğini hayalinde değiştirdikçe, kendini benzettikçe daha çok seversin.

Böylece denge korunmuş olur.

Sevmek! Sevmek esasında alıp başını gitmektir.

Sevgiliden uzaklaşan mutlaka aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak.

Kategori: Atilla İLHAN | Yorum (29) | Yazar: admin

Ben Kimim? / Richard David PRECHT

Cuma, 2. Temmuz 2010 22:31

Fazla tadılan şey değerini ansızın yitirir. Küçük bir parça peynir yavaşça ve özenle yenilirse bir şenlik ziyafetinden daha fazla mutluluk getirir. Yaşam sevinçlerini kalıcı olarak arttırmak için çocukça aç gözlülüğün taşkınlığını önlemek gerekir. O halde zevkin kalıcı olmasını sağlamak üzere ihtiyaçlara hakim olmak gerekir. Ama bu sadece aklın yardımıyla olur. Anlayış, sürekli hızlı geri tepmelere bağımlı olmamak için, bize güvenilir ve istikrarlı stratejiler geliştirmede yardım eder.

Bunun bir çaresi de, duyuları keskinleştirmek ve yaşamın birçok küçük anının büyük olanlarla aynı şekilde tadını çıkartmaktır. Bir başkası da korkuları söküp atmayı içeriyor. Sürekli güçlü zevkler de uyandırılmazsa, o zaman isteksizlik duygularını azlatmaya çalışılabilir. Gereksiz gelecek korkularından kurtulmalı, tutkular dizginlenmeli, para ve mala olan lüks ihtiyacı kısıtlanmalıdır. Bütün bunlardan çok az mutluluk ama zararlı bir bağımlılık doğar: ”Dış nesnelere olan bağımsızlığı da büyük bir nimet olarak düşünelim.” Epikuros’a göre, sahip olmak değil, sosyal ilişkiler kalıcı mutluluğa neden olur: “Tüm yaşamın mutluluğu için bilgeliği sağlayan her şeyin içinde dostluğun kazanımı en önemlisidir.”

Epikuruscu biri mutluluğunu yaşamın küçük neşelerinden çıkartan, korkularını yenen, başkalarıyla sosyal ve uyumlu bir biçimde yaşayan soğukkanlı bir insan olmalıdır.

Mutluluk güzeldir ama çok çalışma gerektirir…

Kategori: Felsefe, Richard D. PRECHT | Yorum (17) | Yazar: admin

Albümdekiler / Gülsen VAROL

Salı, 29. Haziran 2010 22:11

Anılarımızın ölümsüzleştiği bir albümün içini açıp her resme bakışımızda, nasıl ki o resmin çekildiği  ana ve duygusal boyuta sıçrama yaşıyorsak, Albümdekiler kitabının sayfalarını her çevirişinizde bir insanın yaşamı algılayış öyküsünün, farklı duygusal boyutlarının, acılarının, sevinçlerinin ve umutlarının oluşturduğu büyülü bir anofora kapılıyorsunuz.

Gülsen VAROL’un, kimi zaman beyinleri tokatlayan, kimi zaman korteks tabakasını kadifeyle cilalayan üslubuyla yazdığı ve kendine has farklı bakış açısıyla yarattığı dünyalara bizi davet eden Albümdekiler’i bir solukta bitirdim.

Bir kaç sayfaya sığdırılması mümkün olmayan anlatımların, bir kalem sihirbazı tarafından ustaca harmanlanıp damıtılması sonucu oluşan konsantre tadın, ruhumda yarattığı etkisinin benliğimi bir krema gibi kaplamasının zevkini yaşıyorum şu an.

Tool Booth; “Buradan bir kova su gibi görünüyor ama bir karıncanın bakış açısından engin bir okyanus, bir filin bakış açısından sadece soğuk bir içecek, bir balığın açısından ise elbette onun yurdu…” demiş.

Bu kitap okuyucu için sadece bir kitap olarak agılanabilir, fakat eminim ki onu yazan kişi için Albümdekiler, hayatın binbir türlü oyunlarına rağmen sürdürülen bir yaşam manifestosu.

Kategori: Gülsen VAROL | Yorum (15) | Yazar: admin

Beyin Gücü / Karl ALBRECHT – II

Pazartesi, 7. Haziran 2010 12:29

*        Bir sihirbaz tarafından kandırılmanın zevki, uyum sağlamanıza neden olduğu zihinsel eğilimin ani yıkımında yatar.

*        Muhakeme etmeyen kişi bağnaz; edemeyen kişi geri zekalı; buna cesaret edemeyen kişi ise köledir.

         -William DRUMMOND

*        Sağduyu diye kabul edilen şey, çoğu zaman, alışkanlık içine yoğrulmuş aptallıktır.

          -Herman WOUK

*        Filozof Stendahl’ın sözleriyle, “Çoban daima koyuna, onların çıkarlarıyla kendilerininkinin aynı olduğunu ikna etmeye çalışır.

*        Hayatın içinde ilerlemek için iki yol vardır: her şeye inanmak ve her şeyden şüphe etmek. Her iki yol da düşünmeyi gerektirir.

          -Alfred KORZYBSKI

*        Tavuklardan biri aniden konuşmaya başlar, “Fakat efendim! Biz hiç yenilmek istemiyoruz!” “Değerli hayvanlarım,” diye çıkışır çiftci, “asıl noktadan uzaklaşıyorsunuz!”

          Belirli bir durum içinde bir kişi için asıl olan nokta bir diğeri için asıl olmayabilir. Sizin duruma bakışınız gerçekten farklı bile olsa maniplasyon konusunda becerikli bir kişi herhangi bir etmeni “asıl nokta” olarak kabul etmenizi isteyebilir. ( Ben bunu bir yerden hatırlıyorum ya. Sadece “değerli hayvanlarım” yerine “değerli vatandaşlarım” diyor. Ehi. )

*        Aşk ideal olandır, evlilik ise gerçektir. Gerçekle ideal olanı karıştırmak asla cezasız kalmaz.

         -Goethe

*        Bir adam asla yanıldığını kabullenmekten utanmamalıdır. Aslında bu, bugün dünden daha zeki olduğunu başka kelimelerle söylemektir.

          -Alexander POPE

*        … Hiç kimse dış dünyayı görmemiştir. Farkında olabileceğimiz tek şey elektriksel uyarıların beyinde yapılan yorumlarıdır. Sahip olduğumuz tek dünya görüntüsü içimizde yaşayan televizyon ekranı üzerindedir. Görsel korteks aslında bir ekrandır ve gözleriniz, frekanslar ve ışık yoğunluğu hakkında bize bilgi veren iki kameradır. Gözlerimiz açıkken dünyaya baktığımızı söyleriz fakat aslında tam olarak baktığımız, görsel korteks ekranıdır. Gördüğümüz şeyler retinal aktiviteyi göstermek için uygun biçimlerde canlanan milyonlarca beyin hücresidir.

          -Alyce GREER

*        Bir gün Hoca’ya bir alim “Kader nedir?” diye sorar. Nasreddin şöyle yanıtlar, “Kader, her biri bir diğerini etkileyen, birbiri içine geçmiş olayların sonsuz şekilde birbirini takip etmesidir.” Alim çıkışarak “ Bu tam bir cevap sayılmaz. Ben sebep sonuca inanırım” diye cevap verir. “Pekala “ der Hoca, “Şuna bak.” Sokaktan geçen bir alay insanı göstererek: “Adam asılmaya götürülüyor. Bunun sebebi birinin ona bir parça gümüş vermesi ve böylece cinayet işlediği bıçağı almasını sağlaması mı yoksa onu adam öldürürken birinin görmüş olması mı ya da kimsenin ona engel olmaması mı?”

*        Tüm genellemeler tehlikelidir, hatta bu bile.

          -Alexander DUMAS

*        Eylem halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur.

          -Goethe

*        Yeni bir fikre uzanan insan aklı gerçek boyutlarına asla geri dönmez.

         -Oliver Wendell HOLMES

*        Herkesin benzer düşündüğü bir yerde, hiç kimse çok fazla düşünmez.

          -Walter LIPPMAN

*        Açıkca ortada olanının analizini yapmak, çok sıradışı bir akıl gerektirir.

         -Alfred North WHİTEHEAD

Kategori: Beyin, Karl ALBRECHT, Yazarlar | Yorum (6) | Yazar: admin

Beyin Gücü / Karl ALBRECHT – I

Cumartesi, 29. Mayıs 2010 21:35

*        Beyin ve işlevleri hakkında yeni bulgular, duru düşünme becelerini öğretmek adına geliştirilen yeni teknikler ve eğitmenler arasında, düşünmeye olan ilginin yayılması bizi, zihinsel yeteneklerimizde potansiyel bir devrimin eşiğine taşımıştır. Şimdi düşünmeyi kendi içinde bir konu olarak görebiliriz; analiz  edebileceğimiz, geliştirebileceğimiz, öğrenebileceğimiz ve öğretebileceğimiz bir konu.

*        Yapılan sayısız araştırma, tipik bir programa odaklanarak televizyon ekranının karşısında 30 dakika geçirdikten sonra, izleyicinin beyninin nitelik olarak hipnoza çok benzeyen bir hale geldiğini göstermektedir. Kinetik işlevler önemli derecede azalmış, vücut hareketsizleşmiştir. Solunum ve kalp atış hızı oldukça yavaşlamıştır. Dikkat sadece ekranda görünen şekillere ve hoparlörlerden gelen seslere odaklanmıştır. Bir kişi çok az ya da hiç aktif düşünce gerektirmeyen duyusal bir işleme ne kadar uzun bağlı kalırsa, bu durumdan kurtulmak için o kadar çok gayret sarf etmesi gerekmektedir.

         Eğer bu pasiflik duygusunu tecrübe etmek istyorsanız, otuz dakikalığına televizyonu ayakta izlemeyi deneyin.  Bu  durumda zorlanmanız bedensel işlevlerle zihinsel işlevlerin arasındaki etkileşimi göstermektedir.

*        Dünya hissedenler için bir trajedi, düşünenler içinse bir komedidir.

          -Shakespeare

*        Ortalama düşünce seviyesinin üstüne çıkmak için, düşünme eylemi hakkında düşünmek zorundasınız. Beyninizin nasıl çalıştığına dikkat etmeli ve yeni teknikler denemelisiniz.

*        Belli bir düşünceyi ne kadar çok düşünürseniz, o düşünceyi muhtemelen o kadar çok tekrar düşüneceksinizdir. Anlaşılan, belirli bir düşünce için kullanılan hafıza izleri, tekrar vermekte olanlara yardımcı olan bir tür elektriksel hazır olma kazanır. Bu sürece yakın bir benzerlik, erozyonun çıplak bir yamaç üzerinde bıraktığı etkidir. Her sağanak yağış zaten var olan yarıkları ve kanalları, onları kuvvetlendirerek daha da derinleştirir.

İnsanların olgunlaştıkça daha az meraklı, daha az yaratıcı ve bilmedikleri tecrübeleri yaşamaya daha az istekli hale gelmeleri tesadüf değildir. Bu korteksinize ait yapıların biyolojik eğilimidir. Hayatın belirli bir noktasından sonra, yeni zihinsel alışkanlıklar edinmekten vaz geçer ve o ana kadar geliştirdikleriyle yola devam etmeyi öğrenirler. Bu durumu tanımlayan başka bir terim ise kategorileri pekiştirmektir. Bu zihinsel fosilleşme durumunu yenebilir ya da ondan kurtulabilirsiniz, fakat bu sadece zihinsel esnekliğinizi geliştirmeye bilinçli bir odaklanmayla mümkündür.

*        Yaşlılık akla, yüze çizdiğinden daha fazla buruşukluk çizer

          -Montaigne

Kategori: Beyin, Karl ALBRECHT | Yorum (6) | Yazar: admin

Dhammapada ( Gerçeğin Yolu) Buda Dedi ki… / A.Cengiz BÜKER

Cuma, 21. Mayıs 2010 9:54

Kımıltılarını zaptetmek zor olsa da, zihni denetlemek iyidir; evcilleştirilmiş zihin mutluluk getirir.

Ne başkalarının yanılgıları, ne hataları, suçları, unutkanlıkları… bilgenin tek ilgisi kendi noksanlıkları olmalı.

Bir ahmak bir bilgeyle ömür boyu dostluk etse, gene de bilgelik gerçeğini anlayamaz; kaşık çorbanın tadını alamaz ya, işte öyle…

Kategori: Buda, Yazarlar | Yorum (11) | Yazar: admin

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine / SCHOPENHAUER – II

Çarşamba, 12. Mayıs 2010 19:06

*        Şunu hatırdan çıkartmayın, ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak için ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafalarının eserlerine tahsis edin, onlar insanlığın geri kalanını yukardan seyrederler, şöhretleri onları zaten bu hüviyetleriyle tanır. Okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insanı eğitir…

*        Dil insanı çarpar. O halde şarlatanlara parlatılanlara değil, düşüncelerin gerçek çocuklarına, onun biricik sevgilisi olan hakikatin hakiki aşıklarına itibar etmeliyiz. Böylece dilin kendilerini çarpmış olduğunu göstererek dile de sadakatimizi göstermiş oluruz.

*        Cehalet ancak zenginlikle bir arada bulunduğu zaman soysuzlaştırıcıdır. Sefalet ve ihtiyaç yoksul insanı sınırlar; onun işi ya da uğraşı bilgisinin yerini alır ve düşüncelerini işgal eder. Fakat cahil olan zenginler sadece zevkleri peşinde koşarak ömürlerini tüketirler ve vahşi hayvanlara benzerler.

*        Bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla, terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider. Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden faklı olmadığı sonucuna varılabilir: Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.

*        Yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur. Anlaşılmaz olan anlayışsız olana akrabadır ve her zaman anlaşılmazlığın altında büyük düşünce derinliğinden ziyade gizli bir esrar perdesine bürüyerek gizli bir şaşırtmacanın bulunması galip ihtimaldir. Eğer yazar gerçekten akıllı ise yukarda bahsedilen bütün sanatlar lüzumsuzdur, çünkü o bir insanın olduğu gibi görünmesine izin verir ve Horatius’un söylediği şeyi bütün zamanlar için doğrular:

          “Sağduyu iyi bir üslubun kaynağı ve kökenidir.”

*        Küçük bir düşünceyi anlatmak için çok sayıda sözcük kullanma her zaman her yerde vasatlığın en şaşmaz işaretidir; buna mukabil çok sayıda düşünceyi birkaç sözcüğe giydirmek seçkin kafaların hiç bir zaman aldatmayan becerisidir.

Kategori: Arthur SCHOPENHAUER, Felsefe, Yazarlar | Yorum (4) | Yazar: admin

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine / SCHOPENHAUER – I

Perşembe, 6. Mayıs 2010 21:06

*        Bir düşünce ancak sözcüklerin sınır çizgisine ulaştığı ana kadar gerçekten yaşar; ondan sonra derhal donar ve hayatiyetini kaybeder; hal böyle iken yine de eski zamanların fosilleşmiş hayvanları ve bitkileri kadar uzun ömürlüdür. Gerçekte çok kısa olan ömrü derhal kristalleşiveren bir billur tanesi ile mukayese edilebilir. Bir düşünce ifade edilir edilmez içimizdeki varlığını yitirir, yahut en derin anlamıyla keskinliğini ve ciddiyetini kaybeder. Başkaları için var olmaya başlarsa içimizdeki hayatiyetten kesilir; nasıl ki bir çocuk dünyaya gelmesiyle anasından uzaklaşırsa.

*        En mutlu insan içindeki zenginliği kendisine yeterli olan ve varlığını idame için dışarıdan çok az veya hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insandır.

*        Büyük zihinsel yetenekler, sahibini başka insanlara ve onların yaptıklarına yabancılaştırma eğilimi içerisindedir; çünkü bir insan ne kadar kendisine ve kendisine olana sahipse başkalarında o kadar az şey bulabilecektir; ve onların haz duydukları yüzlerce şey ona yavan yüzeysel gelecektir. Şu halde belki de kendisini her yerde hissettiren telafi yasasının bir başka vehçesi burada da hükmünü yürütür. “Dar kafalı insan aslında en mutlu insandır.”

*        Bir insan ne kadar kendi kendisine yeterse, başka insanlara o denli daha az gereksinim duyacaktır. Haddizatında başka insanlar da ona o kadar az tahammül edebilecektir. Yüksek bir zihin düzeyinin bir insanı toplum dışına itebilmesinin nedeni budur. Doğrudur, eğer zihin niteliği nicelikle telafi edebilseydi, bu insanların büyük dünyasında bile yaşama zahmetine değerdi; fakat şükür ki yüz tane ahmak bir araya gelse bir tane akıllı adam etmez.

*        En genel gözlem bize insan mutluluğunun iki temel düşmanın ıstırap ve can sıkıntısı olduğunu gösterir. Daha ileri gidip, birinden yakamızı sıyıracak kadar talihli olma ayrıcalığımızın düzeyinin bizi diğerine yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Aslına bakılırsa hayatın bize sunduğu, bu ikisi arasında, az veya çok  şiddetli bir salınımdır. Bunun sebebi bu iki kutuptan her birinin diğeri için çift yönlü, harici ya da nesnel, deruni ya da öznel bir çatışmayı içinde barındırmasıdır. Haricen, ihtiyaç içerisinde bulunmak ve yoksunluk ızdırap üretir; buna karşılık eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse bu sefer de yakasını can sıkıntısına kaptırır. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini  ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken yüksek sınıflar can sıkıntısıyla biteviye ve çok kere umutsuz bir savaş halindedir.

Kategori: Arthur SCHOPENHAUER, Felsefe, Yazarlar | Yorum (10) | Yazar: admin

Genç Bir İşadamına / Emre YILMAZ – II

Salı, 4. Mayıs 2010 20:21

*        Aşıkken sakın evlenme. Bekle, iyileş ve kararını ver. Sarhoşların, delilerin ve çocukların yaptıkları mukavelelerin geçerli sayılmaması gibi, aşıkların evlilik sözleşmelerinin de hukuken geçerli olmaması gerekir. Maalesef hukukta  henüz aşk anormal bir durum olarak kabul edilmiyor.

         Gerçek aşklar bitmeyi bilen aşklar olduğuna göre, insanlar ya hep sahte aşklarıyla evleniyorlar ya da evlenerek gerçek olanı öldürüyorlar.

*        Bir orospunun; bir inşaat işcisi, bir avukat veya köşe yazarından ne farkı olabilir? Hepimiz vücudumuzun bir kısmını satarak geçiniyoruz. Kimimiz kollarımızı, kimimiz beynimizi, kimimiz bedenimizi…

           Üstelik ben bir şeyimi satacaksam, bedenimi satmayı bir çoklarının yaptığı gibi beynimi, düşüncelerimi  veya ruhumu satmaya tercih ederim. Orospu; bir insanda bulunan belki en değersiz uzvu satmakla hepimizden daha iyi bir ticaret yapmaktadır.

*        Toplum ve medeniyet denilen belaların neredeyse tek varoluş sebepleri, insanların duygularını ifade ediş biçimlerini kısıtlamaktır.

*        Maskeler kolay takılır, zor çıkartılırlar. On iki ay devamlı taktığın bir maske ise yüzüne yerleşmeye başlar; bir kaç sene sonra ise cildine siner. Eski yüzünü belki bir kaç çocukluk arkadaşın dışında kimse hatırlayamaz. Hele sen asla! İşte bu halin için yeni arkadaşların “ne kadar natürel, ne kadar olduğun gibisin” diyecekler. Yırttın!

*        Yetmiş yaşlarında mutluluğu “gerçek başarı” olarak görecek kadar başarılı olanların hepsi, otuz yaşlarında başarıyı “gerçek mutluluk” olarak görüyorlardı.

*        Birçok açıdan bizlerden 2500 yıl ilerde olan Yunanlılara göre ise, mutlu olup olmamak önemli değildir. Mutluluğa layık olmak önemlidir. Mutlu olmak istiyorum diyen adama önce bir sorarlardı – sen mutlu olmayı hak ettin mi, bakalım? Hak edebilmenin şartı ise erdemli olabilmekti. Erdemsiz insanın serveti, sıhati veya kudreti onu hiç bir zaman mutlu yapmaya yetmezdi. Oysa erdemliler zindanlarda bile mutluydular.

*        Servet, aptalların yegane erdemi,

          Erdem ise akıllıların yegane servetidir.

          Veya,

         “vita non est vivere sed valere”

        Hayat sadece yaşamak, yaşayabilmek değildir, enayiler. Bunu zaten örümcekler, karasinekler ve kertenkeleler bizlerden daha iyi başarıyorlar.

          Hayat, yaşamaya layık olmaktır.

Kategori: Emre YILMAZ, Yazarlar | Yorum (15) | Yazar: admin

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer / Thomas Cathert/Daniel Klein – II

Pazartesi, 3. Mayıs 2010 15:15

“        Durum etiği” tartışmaları 1960’larda ortaya çıktı. Bu görüşün yandaşları, herhangi bir durumda yapılacak etik davranışın, o durumla ilgili etkenlerin karışımına bağlı olduğunu savunuyordu. Bu eylemlerden kimler etkilenir? Sonuç nelere mal olur? Sonuç gelecekteki durumları nasıl etkiler? Hem soran kim bir kere? Sadakatsizlik durumunda, durum etiği, diğer şeylerin yanında evliliğin durumunu bilmek isteyecektir. Evliliğin gidişine göre etik tavır farklı yerlerde bulunabilecektir. Durum etiğinin karşılarıysa bu türden akıl yürütmelerin, kişinin yapmak istediği her şeyi haklı kılabileceği hissiyle karşı çıkmıştır. İşbu karşıtlardan bazıları tümüyle mutlakçı bir duruş sergilemiştir: Sadakatsizlik, hiçbir koşula bağlı olmadan daima yanlıştır.

           Ancak işin paradoksal tarafı, duruma has özellikleri göz ardı etmek suretiyle de bazen keserin kendimize yontmasını sağlayabilmemizdir.

          Silahlı soyguncular bankaya dalar, müşterileri ve memurları sıraya dizer ve cüzdanlarını almaya başlar. Sıranın en ucundaki iki veznedardan biri, diğerinin eline hızla bir şey sıkıştırır. İkinci veznedar fısıldar: “Bu ne yahu?” Birincisi de fısıldayarak yanıtlar: “Senden geçende borç aldığım ellilik.”

*        On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı’ya inanmaya veya inanmayaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştür. Tanrı’nın varlığına inanmayı seçerseniz ve her şey bittiğinde Tanrı’nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah’ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırdığımızda önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde “Pascal’ın Bahsi” adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca “neme lazım” deriz.

 *        Bir kadın, bir adama, kendisine domuz dediği için hakaret davası açmıştır. Adam suçlu bulunur ve tazminat ödemeye mahkum edilir. Dava bitiminde adam yargıca, “Yan ben artık Bayan Harding’e domuz diyemiyecek miyim?” diye sorar.

         “Öyle,” der yargıç.

         “Peki, bir domuza Bayan Harding diyebilir miyim?”

          “Tabii,” der yargıç, “herhangi bir domuza Bayan Harding diyebilirsiniz.”

          Adam bunun üzerine Bayan Harding’e bakar, “İyi günler dilerim, Bayan Harding,” der.

*        Tanrı, cennet bahçesinde Adem ile Havva’ya görünür ve ikisi için birer hediye getirdiğini ve hediyeleri seçmeyi onlara bırakacağını söyler.

          “Birinci hediyem,” der, “ayakta işeyebilme yeteneği…”

          Adem hiç düşünmeden, “Ayakta işemek ha!” diye atlar, “şahane! Ben onu istiyorum!”

         “Tamam,” der Tanrı. “O senin olsun. Havva, diğeri de senin o zaman.”

         “Neymiş o peki?”

         “Çoklu-orgazm.”

Kategori: Daniel Klein, Felsefe, Thomas Cathert, Yazarlar | Yorum (6) | Yazar: admin

Genç Bir İşadamına / Emre YILMAZ – I

Cumartesi, 1. Mayıs 2010 22:18

*        Neanderthal kadını için en çekici erkek, mağaraya en çok et getiren avcıydı.

*        Usta bir yalancılık; yıllar sürecek bir özüne yabancılaşma ve kendini kendine unutturacak derecede dehşetli bir nefis terbiyesidir.

*        Vicdan

          Başkalarının göremediğini gören, yüreğindeki bir çift göz.

          Lanet olası gözler.

          Sadık bir köpek gibi sana yumuşak yumuşak bakan gözler.

          Ruhunu sattığın gün vicdanını da sattığını zannetme.

          Ruh satılır.

          Vicdanı ise yavaş yavaş boğmalısın. Bir köpek yavrusunu boğar gibi.

          Boğulur da it oğlu it, merak etme.

*        Birilerini ikna edemiyorsan, en azından kafalarını karıştır.

*        Ketum ol, ama ketum gözükme. Hiçbir şey söylemeyip her şeyi söylüyor görünmek daha sempatiktir. Sır tutanlar, insanlara soğuk ve itici gelirler. Konuşarak ketum ol, susarak değil.

*        Cesaret korkmamak değildir. Cesaret, tam tersine çok korkmak ama yine de “ben varım” demektir.

          Cesaret, korkuya rağmen eylemdir.

          Birinci sınıf bir histir.

        “Şans cesurlara güler” denir. Evet, şans ancak eylemcilere, hareket edenlere, birşeyler yapanlara yardım eder. Kıçının üstünde oturanların ayağına gelmez.

*        Zaman, harcayabileceğin en kıymetli şeydir. Bu yüzden, herkesin para kazanmak için kafa yorduğu yerde, sen zaman kazanmak için kafa yormalısın. Sana zaman kazandıracak her türlü verimliliğe dikkat et.

*        Bir probleme çözüm ararken çok akıllı çözümler arama. Çok akıllı gözüken karmaşık çözümler, işi daha da karıştırırlar o kadar. Basit ve kolay çözümler ara. Sade bir çözüm henüz üretilmemişse, çözüm henüz bulunamamıştır.

*        İnsanları önce bir tart. İnsan sarrafının mahareti, tanışmalarının daha ilk anlarından itibaren karşısındakini dikkatlice inceleyerek onu çok küçük detaylarda yakalamaktır. Çünkü insanlar gerçek şahsiyetlerini sanıldığı gibi öyle büyük işlerde değil, gevşedikleri, önemsemedikleri küçük işlerde zırhlarından kaçırırlar.

Kategori: Emre YILMAZ, Yazarlar | Yorum (10) | Yazar: admin

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer / Thomas Cathert/Daniel Klein – I

Cuma, 30. Nisan 2010 10:16

*         “Felsefe ile espri aynı şey mi yoksa? Fıkra ve esprilerin kuruluşu ve etkisiyle felsefi kavramların kuruluşu ve etkisi aynı malzemelere dayanmaz mı? İkisi de aynı şekilde aklımızı gıdıklamaz mı?”

*        Bir iyimser, bu dünyanın, mümkün dünyaların en iyisi olduğunu düşünür. Bir kötümserse sahiden öyle olmasından korkar.

*        İyimser, “Bardağın yarısı dolu ,” der.

          Kötümser, “Bardağın yarısı boş,” der.

          Rasyonalist ise,”Bardak gerektiğinden iki kat büyük,” der.

*        Yirminci yüzyıl romancılarından Isaac Bashevis Singer, özgür iradeye inanıp inanmadığı sorulduğunda bıyık altından gülerek, “Başka seçeneğim yok,” demişti.

*       Alfred North Whitehead, Tanrı’nın geleceği belirlemeye gücünün yetmeyeceğini öne sürmekle kalmadı, savına geleceğin Tanrı’yı belirleyeceği görüşünü de kattı. Whitehead’in süreç felsefesine göre Tanrı ne her şeye kadirdir ne de her şeyi bilendir. Tanrı olayların ilerleyişine göre değişen bir varlıktır. Ya da Yeni Çağcıların jargonuyla: “Tanrı var ya, acayip evrim geçirmiş ha…”

*        Satıcı: “Hanfendi, bu elektrik süpürgesi işinizi yarı yarıya azaltacaktır.”

          Müşteri: “ Harika! İki tane alayım o zaman.”

*        “Bu cümle yanlıştır” cümlesi doğru mu yanlış mı?

*        David Hume bir şeyin mucize olduğuna inanmadaki tek rasyonel temel, diğer bütün açıklamaların mücizeden daha ihtimal dışı olmasıdır, demiştir.

*        G.K. Chsterton, şunu yazmıştı: “İyi sözcüğünün birçok anlamı vardır. Mesela adamın teki annesini beşyüz metreden tüfekle vurursa, o adama iyi nişancı denir ama bu, iyi birisi olduğu anlamına gelmez.”

Kategori: Daniel Klein, Felsefe, Thomas Cathert | Yorum (12) | Yazar: admin

Yazım araçları düşüncelerimizi etkiler mi?

Pazartesi, 12. Nisan 2010 15:56

Zihin haritaları üzerine yapılan deneylerde; ideoragram (resim yazı) içeren Çince ve Japonca kullananların, diğerlerine göre farklı zihin haritalarına sahip olduğu görülmüş.
Benzer şekilde devamlı kitap okuyan beyinlerle, ekran üzerinde yazı okuyan beyinler arasında zihinsel farklılıklar olsa gerek.
Sanırım kullanılan yazım araçları da zihinsel süreçlerimizi derinden etkiliyor.
Düşüncelerimizi yazıya aktarırken kullandığımız araçlar ve ortam, yazı bittiğinde metnin içine bir yerlere çoktan gizlenmiş oluyorlar.
 
Bu konuda Nietzsche’den bir alıntıyı sunmak istiyorum:
1882′ye doğru Nietzsche’nin gözleri yanmaya başlar. Filozof önündeki sayfaya odaklanmakta güçlük çeker fakat buna rağmen yazmakta ısrar edince başı ağrır.
Çare olarak, yeni icat edilen daktilo önerilir kendisine. Malling-Hansen marka daktiloya alışmak biraz zahmetli olur ama sonunda Nietzsche klavyeyi tanır ve gözlerini kapatarak yazabilir hale gelir. Sorun hallolduktan sonra düşüncelerinin ilk seri üretim daktiloyla kayda geçirmeye başlar.
Bir süre sonra, arkadaşlarından biri, makineden çıkan yeni yazılarına bakarken bir tuhaflık olduğunu fark eder. Nietzsche’nin yazı stili bu makineyle daha da özlü bir hal almıştır. Yazı bazı yerlerde telgraf metinlerini andırır. Arkadaşı, bir mektupda “Yazı aracı insanın yazı biçimini bu kadar etkileyebilir mi?” diye sorar Nietzsche’ye
“Evet” cevabını verir Nietzsche “Yazı araçlarımız düşüncelerimizi etkiler”.

Filozof, altı hafta ve elli sayfadan sonra daktilodan vaz geçer.
Nietzsche’nin ürettiği yazıları inceleyen Friedrich Kitler, yazı makinesinin ardından filozofun argümanları bir kenara bırakıp aforizmalara, söz oyunlarına, kısa ve kesin saptamalara yönelen bir yazı tarzı geliştirdiğini söyler.

Oysa ben, yazdıklarımın yazım aracından bağımsız, saf düşüncelerimin kelimeye dönüşmüş hali olmasını istiyorum.

Hatta yazmayı planladığım düşünce, daha beynimde elektrokimyasal bir nöron aktivitesi iken tüm  duygularımla beraber bir elektromanyetik enerji olarak depolanabilsin.

Böylelikle yazacağım düşünceler, hiç bir araç kullanmadan o anki saf haliyle bir alana indüklenebilir. İşte o zaman; internette paylaşılan yazılar yerine, insanların ürettikleri bu nörokimyasal elektrik akımlarından oluşmuş dev elektromanyetik alana bağlanıp, düşüncelerimizi kelime olmadan önceki haliyle duyumsayabiliriz.

Allam ne zevkli, ne hoş bi şey. İnternete bağlanıp titrer, kıpraşırız o zaman. Ehi.

Kategori: Felsefe, Friedrich Nietzsche, Kendimle_Konuşmalar, Yazarlar | Yorum (14) | Yazar: admin