Ruh Halim…

Cumartesi, 28. Ağustos 2010 21:56

Referandum öncesi haberleri seyrederkenki ruh halimi algılamak istiyorsanız indirip seyrediniz…

  Ruh Halim

  Ruh Halim

Kategori: Kendimle_Konuşmalar | Yorum (11)

Bilincinizde Bir Delik Açın!..

Pazartesi, 23. Ağustos 2010 23:27

Bilinç, henüz keşfedilmemiş en büyük potansiyelimiz.

Düşünceler, kelimeler ve hayaller üretir.

Ancak ne yazık ki; her zaman düşüncelerimizle kelimeler arasında bir boşluk kalır.

Bence müzik, bilincimize bir delik açıp oradan kelime ve düşüncelerin ötesini görmemizi sağlıyor.

Hadi bilincimizde küçük bir delik açalım…

Joe Satriani-The Forgotten.

Kategori: Beyin, Müzik, Yabancı | Yorum (12)

Hafıza Hapı ve Mayalar

Pazar, 22. Ağustos 2010 0:20

Ben, hafızada yaşar ve büyür. Hafıza ise insanlık tarihi düşünüldüğünde insanoğlunun yeni keşfetmeye başladığı bir yapı. Beyin üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar gelişen teknolojiyle birlikte hafızanın kapısını her geçen gün biraz daha aralamaktadır.

“Günümüz bilgileri ışığında hafızanın nasıl oluştuğu konusundaki açıklama, iki sinir hücresi arasındaki iletişim bağının gücüne odaklanıyor. Bu güç, oluşan hafızanın kısa süreli mi yoksa uzun süreli mi olacağını da belirtiyor. Dolayısıyla eğer iki sinir hücresi arasındaki belli bir uyarı açısından sadece bir defa iletişim gerçekleşmişse, onunla ilgili olan hafıza kısa süreli oluyor. Eğer belli bir uyarı iki sinir hücresi arasında defalarca iletiliyorsa bu iki sinir hücresi arasındaki bağlantı giderek güçleniyor ve sonuçta uzun bir süre devam edecek fiziksel bir yapı değişimi gerçekleşiyor. Bu da hafızanın uzun süreli olmasını sağlıyor.” ( Çok tekrar etmenin öğrenme üzerindeki olumlu etkisi bu şekilde oluyor. )

James Watson ve Rosalind Franklin ile birlikte DNA’nın yapısını çözen Francis Crick Şaşırtan Varsayım (The Astonishing Hypothesis) adlı kitabında şöyle diyor: “ Şaşırtan hipotez şudur ki; siz, sevinç ve kederleriniz, hatıralarınız, hırs ve ihtiraslarınız, kimlik duygunuz ve hür iradeniz aslında olağanüstü sayıdaki sinir hücresinin ve onlarla ilgili moleküllerin hareketinden başka bir şey değildir.”

Aslında bu sinir hücreleri ve onlarla ilgili moleküllerin çalışma dinamiklerine etki etmeyi başardığımızda hafızamızı olduğundan çok daha fazla geliştirmek neden mümkün olmasın?

Hafıza hapını geliştimeye çalışan Tim Tully tam da bu konu üzerinde çalışıyor. Tully hafızanın iyileştirilmesinden ve geliştirilmesinden  sorumlu olan önemli genlerden birinin yaltılmasını başararak Helicon Therapeutics adlı bir şirket kurmuş durumda ve şu an deneme aşamasında olan hapın beş yıl kadar kısa bir süre sonra insanların hizmetine sunulacağını söylüyor. Hafıza hapı yabancı bir dilin bir ay kadar kısa bir sürede öğrenilmesini sağlayabilecek, pek çok alanda üniversite eğitimi almak için gereken dört yıllık süre belki bir kaç aya inebilecek. ( Ayrıntılı bilgi için bakınız Bilim ve Teknik Dergisi Ağustos ayı sayı 153 )

Konumuzla hiç bir alakası yok ama Maya kehaneti söyle der: “Yükselin, hepiniz yükselin, hiç kimse arkada kalmayacak şekilde yükselin, hep beraber bir kez daha geldiğimiz yeri, özümüzü göreceğiz.” Diğer yandan Maya kehanetlerine göre; Maya takviminin bittiği 21 Aralık 2012 günü, içinde yaşadığımız çağ sona erecek ve yeni bir çağ başlayacak. Ve bu çağ kıyametle (Apocalypse) gelecek. İşin ilginç yanının kıyamet anlamında kullanılan “apocalypse” kelimesinin aynı zamanda “açığa vurma”, “keşif” anlamını da taşıması. Kanımca kıyametle bahsedilen şey, dünyanın yok oluşundan ziyade, insanlığın beynin çalışma prensiplerini “açığa vurmasıyla” bir ruhsal aydınlanma çağına gireceği. Evet insan beynini “keşfettiğinde” alabildiğince “yükselerek” özünü görebilme yetisine de sahip olabilecektir bence. ( Sanırım hafıza hapı tahminlerden bi kaç sene daha önce 21 Aralık 2012 günü piyasaya sürülecek. Ehi. )

Bu arada hafıza hapına en fazla ihtiyaç duyan ülkenin Türkiye olduğuna inanıyorum. Referandum öncesi dijital bir hafıza hapı sunmaktan mutluluk duyuyorum. Lütfen her satırını yutun: Hafıza Hapı. Zira bu hapı yutamazsanız toptan hapı yuttuk demektir. ehi.

Kategori: Bellek, Beyin | Yorum (9)

Bireyselleşmiş Toplum / Zygmunt BAUMAN

Salı, 10. Ağustos 2010 1:03

Aşk Akla İhtiyaç Duyar mı?

Aşk akıldan korkar, akıl aşktan korkar. Her biri diğer olmaksızın yapmaya çalışır. Ancak her ne yaparlarsa yapsınlar, sıkıntıdan kurtulamazlar. Bu durum, mümkün olan en kısa yorumla, aşkın ikilemidir; ve tabii aklın da.

Onların ayrılması felaket anlamına gelir. Akıl ve aşk birbirlerine tercüme edilmesi kolay olmayan farklı dillerde konuşurlar; sözel alışverişler gerçek anlayış ve sempatiden ziyade, karşılıklı bir kavrayışsızlık ve kuşku üretir. Akıl ve aşk aslında kendi aralarında konuşmazlar; daha çok, bağırarak birbirlerini susturmaya çalışırlar.

Aklın mahkemesinde bir davalı olan aşk, davasını kaybetmeye mahkumdur. Dava, duruşma başlamadan önce kaybedilmişti. Aşk suçlandığı için suçludur; ve kişi işlemekle suçlandığı suçlardan kendisini temize çıkarabilse de, sürekli olarak suçlu görülme karşısında hiçbir savunma yoktur.

Arzuladığınız şeyi kullanmak istersiniz, daha doğrusu onu tüketmek, ötekilikten soymak, kendi mülkünüz haline getirmek ya da sindirmek, onu bedeninizin bir parçası, kendinizin bir uzantısı haline getirmek istersiniz. Kullanmak benlik uğruna ötekini imha etmektir. Aşık olmak ise, tam aksine, ötekine ötekiliğinden ötürü değer vermek, onu ötekiliğinin içinde güçlendirmeyi istemek, ötekiliği korumak, onu çiçeklendirmek ve büyütmek, amaca ulaşmak için gerekli olması halinde kişinin kendi ölümlü varlığı da dahil olmak üzere kendi rahatını feda etmeye hazır olması anlamına gelir. Kullanmak almaktır, değer vermek kendinden vermektir.

Kullanma ve değer yönelimleri aklı ve aşkı ayırır ve ayrı yollara sürer; ama bir kez kendilerine uygun yollara girdiler mi, akıl ve aşk, radikal bir şekilde farklı ufuklara da sahip olurlar. Aşkın ufukları sonsuzdur. Max Scheler’in dediği gibi; “ Aşk, aşık olur ve aşık olurken daima elinde olanın ve sahip olduğunun ötesine bakar. Onu uyandıran gençlik dürtüsü bitkin düşebilir; aşkın kendisi yorulmaz.” Scheler’e göre, “aşk özü gereği sonsuzdur.”  Tatmininin sonsuz bir iyilik olmasını ister. Adını hak eden aşk asla durmaz ve asla tatmin olmaz; gerçek aşk, aşığın yeterince ileri gittiğinde ve çok ileri gittiği için şikayet etmesiyle değil, henüz tırmanması gereken yüksekliğe ulaşamadığına dair beslediği kuşkuyla tanınabilir.

Aşkın şanı, aynı zamanda onun talihsizliğidir. Sonsuzluk aynı zamanda belirsizliktir. O saptanamaz, çerçevelenemez, ölçülemez. Tanımlara direnir, çerçeveleri patlatır ve sınırları aşar. Gerçeği tam olarak yansıtan olgulara ve açıkça okunabilen diagramlara düşkün olan aklın bakış açısından, aşk özgün bir şekilsizlik günahıyla yüklüdür. Faydalı olanı arayan akıl, sonsuzluğu sonlu benliğin ölçüsüyle sınırlar.

Aşk bir gizemle ilişkiye girmek ve onun çözülemezliğine razı olmak anlamına gelir. Aşk, aşkın nesnesi üzerinde hakimiyet kurmak ya da onu denetim altına almak şöyle dursun, kavramak, edinmek, bilmek anlamına bile gelmez ve ne de bunlara yol açar. Aşk ötekinin gizemine rıza göstermek anlamına gelir; geleceğin gizemine, her şeyin olduğu dünyada asla olmayan bir şeye, her şeyin olduğu yerde olmayan bir şeye benzer. Gelecek daima başka yerdedir ve aşkın Öteki’si de öyle.

Evet aşkın akla ihtiyacı vardır; ama ona bir mazeret, gerekçe ya da saklanacak bir yer olarak değil, bir araç olarak ihtiyacı vardır.

Not: Çarşamba tatile gidiyorum. Yaşasınn! İnternet orucuna gireceğim. oh. Feci sevap ( bonus ) kazanacağım. ehi. ( çotanggk. ağk. )

Kategori: Zygmunt BAUMAN | Yorum (10)

Dijital Uyuşturucu “i-dose”

Cumartesi, 31. Temmuz 2010 16:46

Sadece bir internet erişimi ve kulaklık sayesinde beyninize uyuşturucu enjekte edebilirsiniz!

Evet; “i-dose”, binöral ses dosyalarını dinlemek beyinde uyuşturucu etkisi yaratıyor.

İnternette konuyla ilgili olarak yaptığım araştırmada aşağıdaki bilgilere ulaştım :

“Prusyalı biliminsanı Heinrich Wilhelm Dove, 1839 yılında farklı ses frekanslarının belirli bir düzende dinletilmesiyle beyinde binöral etkiler yaratılabileceğini keşfetti. Bu deneylerde sağ ve sol kulağa 1000 ile 1500 Hz frekans aralığını geçmeyecek farklı tonlarda ses veriliyor. Beyin bu iki tonu algılayıp birleştirirken ortaya ilginç tepkiler çıkıyor.

Ardından yürütülen çalışmalarda bu teknikle beyin dalgalarının senkronize edilmesi gündeme geldi. Farklı ses frekanslarını kullanan müziklerle insanların rahatlaması, konsantre olması ya da derin uykuya geçmesi sağlandı. Hatta bu beklentiler için hazırlanmış kimi özel albümler, yazılımlar bile piyasa çıktı. ( http://www.freewebs.com/psych11/virtuallightandsound.htm/ )

Tedavi amaçlı bazı kullanımlarda işin boyutu ses frekanslarıyla vücuttaki bazı hormonların dengelenmesine kadar vardı. Bu amaçla kullanılan ritm ve ses örneklerine internette kolayca ulaşmak mümkün.  ( http://www.archive.org/details/20091111BinauralBeats )

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin Oklahoma Narkotik Masası’ndan gelen bir uyarıysa binöral ritm tekniğinin korkutucu bir diğer kullanım alanını daha ortaya çıkardı. İddiaya göre internette özel olarak hazırlanan kimi ses dosyaları dinlendiğinde beyinde uyuşturucu etkisi yapıyordu! Dijital formundan dolayı herkesin kolayca ulaşabileceği, hiçbir üretme ve çoğaltma maliyeti olmayan bu ses dosyaları dinleyenlerde uyuşturucuya emsal psikolojik etkiler bırakabiliyor.

Herhangi bir bağımlılık yapmıyor olsa da Narkotik Masası bu tip kolay ve yaygın yöntemlerin gençleri gerçek uyuşturucuya yönlendirmesinden endişe ediyor.

Bir MP3 dosyasıyla uyuşturucu hap almak arasında bağlantı kurmak zor gelse de video paylaşım sitelerinde bu sesleri dinleyenlere ait kayıtlar etkinin kimilerinde azımsanmayacak boyutta olduğunu ortaya koyuyor.                                 

‘i-dose’ akımının en popüler dosyalarından biri Gates of Hades adını taşıyor (Hades, Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısının ismi)

Dosyaya buradan ulaşabilirsiniz :

Uyuşun, pötürdeyin hadi!..

( Kendimi  uyuşturucu satıcısı gibi hissettim ya. ehi )

Ücretsiz ulaşılabilen binöral içeriğe karşılık ‘daha etkili’ olduğunu iddia eden ses dosyaları özel sitelerde ücretli olarak satılıyor. Bu tip sayfalarda esrar, kokain, eroin, opium ve peyote etkisi sunduğunu iddia eden dosyalar para karşılığı alıcılarını bekliyor.

“i-dose” akımının en korkutucu yanı dijital bir ses dosyası olmasından dolayı üretiminin, dağıtımının, paylaşımının kolaylığı ve her yerde, her cihaz yardımıyla ‘kullanılabilir’ olması. Bu konuyu ciddiye alan kimi uzmanlar siber uyuşturucu etkisi yapan ses ve video dosyalarının yakın gelecekte devletlerin geleneksel uyuşturuculardan çok daha fazla başını ağrıtacağını savunuyor.

Konuyla ilgili bir videoyu da aşağıya akıtıyorum:

Get the Flash Player to see this content.

Kategori: Beyin, Video | Yorum (18)

Ses ve Beyin…

Salı, 27. Temmuz 2010 22:05

İnsan beyninin sesi nasıl duyduğunu araştırasım geldi. Önce sesi inceledim sonra da insan beyninin sesi nasıl duyduğunu kavramaya çalıştım.

Konu hakkında özet bir bilgi püskürtmek istiyorum:

“Ses atmosferde kulağımız tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. Fiziksel boyutta ses, hava katı sıvı veya gaz ortamlarda oluşan basit bir mekanik düzensizliktir. Bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur.

Bir saniye içerisindeki titreşim sayısına sesin frekansı denir. Birimi ise Hertz (Hz)dir.İnsan kulağının teorik olarak 20 Hz ile 20000 Hz arasını duyduğu söylense de, en iyi 250 Hz ve 3000 Hz arasındaki konuşma frekansı bölgesini duyar. Sesin hızı normal koşullarda 340 m/s’dir.”

Kulağımızın yapısı, örs, üzengi, çekiç, salyangoz gibi kavramlara girmek istemiyorum. ( Girince çıkamıyor bünye. ) Fakat gözlerimizi kapatıp herhangi bir yerde parmaklarımızı şıklattığımızda, beynin sesin nereden geldiğini nasıl anladığını düşünmenizi istiyorum:

Parmağımızı şıklattığımızda oluşan ses havada 340 m/s hızında kulaklarımıza ulaşıyor. Fakat ses, yakın olan kulağa daha kısa bir süre içerisinde ulaşacaktır. Kulaklarımız arasındaki mesafeyi düşündüğümüzde; aslında ses bir kulağımıza diğerine nazaran 0.006 saniye (0,36 salise) daha erken varıyor demektir. Beyin biz farkında olmadan kulaklarımıza gelen sesin bu kadar kısa süre farkıyla geldiğini hesaplayarak ses kaynağının yeri hakkında bize bilgi verebiliyor. Üç basamaklı rakamları dahi akıldan çarpamazken bu kadar ince hesapları hiç çabalamadan yapıyor oluşumuz ne hoş. ( yaşasın beynimiz )

Bu arada Binaural Recording kavramına da değinmeden edemeyeceğim.

Yapay bir maket kafanın kulak kısımlarına yerleştirilen 2 farklı mikrofon sayesinde yapılan kayıt şekline Binaural Recording deniyor. Bu aslında kulağımızın içinde oluşan sesle dışardaki sesin farklı olduğunu anlamak için hoş bir deneyim. Üstelik kulağın yapısı bizim en iyi şekilde duyabilmemiz için dizayn edilmiş. Ancak bu deneyim en iyi bu yöntemle yapılan kayıdı kulaklıkla dinleyerek yaşanabiliyor.

Hadi kulaklıklarınızı takın ve bu deneyimi yaşayın:

Sanal Saç Kesimi…
Kibrit Kutusu…
Tatlı Ilık Çanlar…

Kulak yaşını öğrenmek istiyorsanız aşağıda yer alan kayıtları dinleyin. 18 Khz in üstünü duyanları tebrik ediyorum. Bu arada köpek kovucular 22-27 Khz arasında ses üretmekteler. (Evde köpeğiniz varsa 22.4 Khz’i dinletmeyin. Köpeğinize ceza vermek istiyorsanız denenebilir. ehi. )

Bu arada 16-22 Khz arası sesler sivrisinekleri kaçırmak için kullanılıyor. Bu aralıkta yer alan ses dosyalarından istediğinizi indirip bilgisayarınızın hoparlörlerini açmak suretiyle odanızdaki sivrisinekleri kovabilirsiniz.

8 Khz Herkes Duyar.

10 Khz 60 Yaş ve Daha Gençler Duyar.

12 Khz 50 Yaş ve Daha Gençler Duyar.

14,1 Khz 49 Yaş ve Daha Gençler Duyar.

14,9 Khz 39 Yaş ve Daha Gençler Duyar.

15,8 Khz 30 Yaş ve Daha Gençler Duyar.

16,7 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

17,7 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

18,8 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

19,8 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

19,8 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

21,1 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

22,4 Khz 24 Yaşından Daha Gençler Duyar.

Kategori: Beyin | Yorum (31)

Hayatımız Mantar Olmuş!..

Cuma, 23. Temmuz 2010 21:26

Resimdeki karınca üzerinde büyüyen Cordyceps cinsi mantar içine yerleştiği böceğin davranışlarını kontrol etmeye başlıyor. Böylece kendi türünün devam etmesi imkanı oluyor.

Mantarın sporları karıncanın dış yüzeyine tutunarak çimleniyor. Sonra böceğin içerisine giriyor. Mantarın kökleri diyebileceğimiz miselyumlar burada büyüyüp canlının yumuşak dokusundan faydalanıyor, fakat organlarından uzak duruyor.

Mantar gelişip spor yapacak olgunluğa geldiğinde miselyumlar canlının beynine yöneliyor. Bazı kimyasallar salgılayarak karıncanın beynini ele geçiriyor ve onu kendi amaçları doğrultusunda yönlendiriyor. Kendi iradesi dışında hareket etmeye başlayan karınca, mantarın kendi soyunu devam ettirebilmesini sağlayacak en yüksek yere çıkıyor ve oraya sıkıca tutunup bekliyor. Mantar karınca ölürken bulunduğu yüksek yerden düşmemesi için elinden geleni yapıyor.

Bu aşamadan sonra konak olduğu karıncayla işi kalmayan mantar, böceğin beynini parçalıyor, kabuğundaki tüm açıklıklardan dışarıya doğru büyüyor. Olgunlaştığında ise içinde sporların bulunduğu kapsülleri paketler halinde etrafa yayıyor. Kapsüller havadayken patlayarak sporların olabildiğince uzak alanlara yayılmasını sağlanıyor. Sporlar başka karıncalara bulaşıyor, daha sonra o karıncaların içinde büyüyorlar.

İşin garip tarafı kolonideki diğer karıncalar bu hastalığa yakalanmış karıncayı fark edince onu alıp koloniye zarar veremeyeceği bir alana taşıyorlar.

Yüzyıllardır bu mantar ile karıncalar arasında süren acımasız savaş halen devam etmekte.

Bu doğa olayında beni düşündüren şey ise; beyni olmayan bir mantarın, beyni vücudunun toplam ağırlığının yüzde 6′sını oluşturan bir karıncayı etki altına alıp onu istekleri doğrultusunda yönlendirebilecek bir akla sahip olabilmesi.

Bazen düşünmeden edemiyorum: Siyaset, din, felsefe, eğitim sistemimiz, politikacılar…Biz insanların beynine yerleşen mantarlar olmasın?

Kategori: Beyin, Kendimle_Konuşmalar | Yorum (21)

Eğitim Devrimi.

Pazar, 18. Temmuz 2010 16:13

Reform varolan bozukluğun üzerine yama yapmaktır. İhtiyacımız olan köklü bir eğitim devrimidir.

Videoyu Türkçe altyazılı izleyebilmek için, play düğmesinin yanındaki “View subtitles” yazan yere tıklayın ve Turkish‘i seçin.

Kategori: Eğitim, Video | Yorum (11)

Zeka Üzerine / Jeff HAWKINS

Perşembe, 15. Temmuz 2010 23:34

İnsan olmanın ne demek olduğunu anlamak istiyorsanız, beyni anlamanız gerekmektedir.

Nöronlar bir bilgisayarın transistörleri ile karşılaştırıldığında oldukça yavaştır. Bir nöron bağlantılarından girdiler toplar ve diğer nöronlara yaklaşık 5 mili saniyede aktarır ve yeniden eski haline döner. Bu hızlı görünebilir ama silikon esaslı bir bilgisayar bir saniyede bir milyardan çok daha fazla işlem yapabilir.

Diyelim sizden çöle gidip yüz kalıp taş taşımanızı istedim. Bir kerede sadece tek bir taş taşıyabilirsiniz ve çölü geçmek milyonlarca adım gerektirir. Bunu kendi başınıza tamamlamanın uzun süreceğini fark edersiniz ve bunu paralel olarak yapacak yüz işçi tutarsınız. Görev şimdi yüz kere daha hızlı yapılmaktadır, ama çölü gemek için hala en azından bir milyon adım gerekmektedir. Daha fazla hatta bin işçi kiralamak hiçbir kazanç sağlamayacaktır. Ne kadar işçi kiraladığınızın bir önemi yoktur, sorun bir milyon adımlık zamandan daha kısa sürede çözülmeyecektir. Aynı şey paralel bilgisayarlar için de geçerlidir. Bir noktadan sonra daha fazla işlemci eklemek hiçbir fark yaratmaz. Bir bilgisayar, kaç işlemcisi olursa olsun ve ne kadar hızlı olursa olsun, zor problemlere yüz adımda bir yanıt hesaplayamaz.

Öyleyse bir beyin, en geniş paralel bilgisayarın bile bir milyar ya da bir milyar adımda çözemediği zorlu görevleri yüz adımda nasıl yerine getirmektedir? Yanıt: beynin problemlerin yanıtlarını hesaplamamasıdır; yanıtları hafızadan geri çağırmaktadır. Esasında, yanıtlar uzun zaman önce hafızaya yüklenmiştir. Hafızadan bir şeyleri geri çağırmak sadece bir kaç adım gerektirir. Yavaş nöronlar bunu yapmakta sadece yeterince hızlı değil ama aynı zamanda da hafızayı da kendileri oluşturmaktadırlar. Tüm korteks bir hafıza sistemidir. Asla bir bilgisayar değil.

Kategori: Beyin, Jeff HAWKINS, Zeka | Yorum (9)

Uzaktaki Sevgili / Atilla İLHAN

Pazar, 11. Temmuz 2010 23:25

Dinle böceğim, uzun bir seyehate çıkacağım.

Hareketimden önce bazı şeyleri söylemek arzusundayım.

Hayatta kimse kimseyi anlayamaz, kimse kimsenin yerini tutamaz; aşk dediğimiz ya vahim bir yanlış anlaşılmadır, ya da kötü bir hayal kurma tarzı.

İki kişinin ikisi de öbürünün yerine hayal kurmaya çalıştığından, sukut-u hayaller eksik olmaz!

Sen dediğime kulak ver, kendimizden başkasını sevmiyoruz, sevdiğimiz şahsiyetimizin dışlaştırılmış bir başkasının üzerinde somutlaştırılmış hayali.

O başkası da kendisini üçüncü bir şahıs üzerinde dışlaştırır, somutlaştırır; arada ahenk kurulamaz.

Nasıl kurulsun?  Sevdiğimizle sandığımız farklı!

Muvaffak bir çift yanlızlığa tahammülü yüksek iki insan manasını taşır.

Çift demek, yanyana iki yalnızlık demek, beraber bile olamamış, kesişmesi bile zor!

Onun için böyle bir hayatı, içine girip kurbanı olmadan yaşayacaksın, yani uzaktan.

Uzaktaki soyut, hemen hemen yok bir şahsı sevmekten güzelini tasavvur edemiyorum.

Yakında olmayan sevgili, tahayyülde yaşatılır.

Hayalde yaşamak az evvel açıkladığım kaideye uygun olarak, onu kendine benzetmektir; yanında bulunmayacağından, o buna ne itiraz edebilir, ne müdehale.

Sevdiğini hayalinde değiştirdikçe, kendini benzettikçe daha çok seversin.

Böylece denge korunmuş olur.

Sevmek! Sevmek esasında alıp başını gitmektir.

Sevgiliden uzaklaşan mutlaka aşka yaklaşır, sevdiğini gönlünde kendi bildiğince yeniden yaratarak.

Kategori: Atilla İLHAN | Yorum (29)

Dünya Kupası ve Yanılmış Olmayı Dileyen İnsan

Perşembe, 8. Temmuz 2010 17:25

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: “Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın.”

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16′ya girebilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman’ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalından geçerek İran Körfezine doğru yol almakta olduğunu biliyoruz?

ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran’a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak.

Hatırlanacağı gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD’nin önerisi ve İngiltere, Fransa ile Almanya’nın desteğiyle çok ağır koşulları olan bir yaptırım kararı almıştı.

Diğer bir ağır yaptırım kararı da ABD Senatosundan çıkmıştı.

Üçüncü ve en ağır yaptırım kararı ise Avrupa Birliği tarafından alındı. Bütün bu gelişmeler 20 Haziran gününden önce oldu. O dönemde Fransa Cumhurbaşkanı acil bir ziyaretle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile görüşmüş, Rusya’nın İran ile görüşerek durumun daha kötüye gitmesine engel olması istenmişti.

Şimdi zaten İran açıklarında bulunan ABD donanmasına, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin varması bekleniyor.

İşin en düşündürücü yanı ise ABD’nin Ortadoğudaki jandarması İsrail’in elinde son derece gelişmiş nükleer silahlar ve bunları kullanabilecek modern savaş uçaklarının bulunuyor olması.

İran Şahı 1979 yılında tek bir silah atılmadan Ayetullah Humeyni tarafından devrilmişti. ABD, İran’a karşı savaş açan Irak’ı desteklemiş ve Irak tarafından İran ordusuna ve Devrim Muhafızlarına karşı kullanılan kimyasal silahları tedarik etmişti. O dönemler Bağlantısızlar Hareketinin lideri konumunda olan Küba bu konuyla ilgili bilgiye sahipti. Savaşın etkilerine maruz kalan sivillerin durumunu da çok iyi biliyorduk. Bugün İran Cumhurbaşkanı olan Mahmut Ahmedinejad o dönemde Devrim Muhafızları 6. Ordu komutanı olarak İran – Irak Savaşının en sıcak çatışmalarının yaşandığı batı cephesindeydi.

Bugün 2010 yılında 31 yıldan sonra ABD ve İsrail devletleri, İran silahlı kuvvetlerininin milyonlarca askerini, hava, deniz ve kara kuvvetlerini ve Devrim Muhafızlarını hafife alıyor.

Bu saydıklarıma 12-60 yaş arasındaki 20 milyon erkek ve kadın ile toplam 70 milyon nüfusa sahip, düzenli şekilde milis eğitimi alan bir toplumu ekleyin.

ABD hükümeti bir plan uygulama çabasında. Buna göre

- Kapitalist tüketime sahip çıkan bir siyasi muhalefet hareketi yaratılacak,

- İran halkı bölünecek ve

- İran’daki rejim devrilecek.

Ancak artık bu plan geçersizdir. Ülkelerine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlının ABD’den yana olacağı iddia edilemez.

Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım;

- Çatışma Kore yarımadasında başlayacak,

- Burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşından sonra ABD’nin İran’a ikinci müdahalesi başlatılacak.

Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran’a karşı düzenlenecek.

Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan’ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran’a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi biliyor.

Gamsız futbolseverler Dünya Kupası maçlarının tadını çıkarmaya baksın. Kahraman halkımıza, hayat ve umut dolu Küba gençliğine, o muhteşem çocuklarımıza ve daima iyi geleceklerini aklımızdan çıkartmadığımız insanlığa şunları söylemeyi görev addediyorum; bu gelişmeler bizi hiçbir şekilde şaşırtmıyor.

Sadece, bir kaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum.

Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, “yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!”

-Fidel Castro Ruz /24 Haziran 2010 21:34

Kategori: Sosyo-politik | Yorum (16)

Ben Kimim? / Richard David PRECHT

Cuma, 2. Temmuz 2010 22:31

Fazla tadılan şey değerini ansızın yitirir. Küçük bir parça peynir yavaşça ve özenle yenilirse bir şenlik ziyafetinden daha fazla mutluluk getirir. Yaşam sevinçlerini kalıcı olarak arttırmak için çocukça aç gözlülüğün taşkınlığını önlemek gerekir. O halde zevkin kalıcı olmasını sağlamak üzere ihtiyaçlara hakim olmak gerekir. Ama bu sadece aklın yardımıyla olur. Anlayış, sürekli hızlı geri tepmelere bağımlı olmamak için, bize güvenilir ve istikrarlı stratejiler geliştirmede yardım eder.

Bunun bir çaresi de, duyuları keskinleştirmek ve yaşamın birçok küçük anının büyük olanlarla aynı şekilde tadını çıkartmaktır. Bir başkası da korkuları söküp atmayı içeriyor. Sürekli güçlü zevkler de uyandırılmazsa, o zaman isteksizlik duygularını azlatmaya çalışılabilir. Gereksiz gelecek korkularından kurtulmalı, tutkular dizginlenmeli, para ve mala olan lüks ihtiyacı kısıtlanmalıdır. Bütün bunlardan çok az mutluluk ama zararlı bir bağımlılık doğar: ”Dış nesnelere olan bağımsızlığı da büyük bir nimet olarak düşünelim.” Epikuros’a göre, sahip olmak değil, sosyal ilişkiler kalıcı mutluluğa neden olur: “Tüm yaşamın mutluluğu için bilgeliği sağlayan her şeyin içinde dostluğun kazanımı en önemlisidir.”

Epikuruscu biri mutluluğunu yaşamın küçük neşelerinden çıkartan, korkularını yenen, başkalarıyla sosyal ve uyumlu bir biçimde yaşayan soğukkanlı bir insan olmalıdır.

Mutluluk güzeldir ama çok çalışma gerektirir…

Kategori: Felsefe, Richard D. PRECHT | Yorum (17)

Albümdekiler / Gülsen VAROL

Salı, 29. Haziran 2010 22:11

Anılarımızın ölümsüzleştiği bir albümün içini açıp her resme bakışımızda, nasıl ki o resmin çekildiği  ana ve duygusal boyuta sıçrama yaşıyorsak, Albümdekiler kitabının sayfalarını her çevirişinizde bir insanın yaşamı algılayış öyküsünün, farklı duygusal boyutlarının, acılarının, sevinçlerinin ve umutlarının oluşturduğu büyülü bir anofora kapılıyorsunuz.

Gülsen VAROL’un, kimi zaman beyinleri tokatlayan, kimi zaman korteks tabakasını kadifeyle cilalayan üslubuyla yazdığı ve kendine has farklı bakış açısıyla yarattığı dünyalara bizi davet eden Albümdekiler’i bir solukta bitirdim.

Bir kaç sayfaya sığdırılması mümkün olmayan anlatımların, bir kalem sihirbazı tarafından ustaca harmanlanıp damıtılması sonucu oluşan konsantre tadın, ruhumda yarattığı etkisinin benliğimi bir krema gibi kaplamasının zevkini yaşıyorum şu an.

Tool Booth; “Buradan bir kova su gibi görünüyor ama bir karıncanın bakış açısından engin bir okyanus, bir filin bakış açısından sadece soğuk bir içecek, bir balığın açısından ise elbette onun yurdu…” demiş.

Bu kitap okuyucu için sadece bir kitap olarak agılanabilir, fakat eminim ki onu yazan kişi için Albümdekiler, hayatın binbir türlü oyunlarına rağmen sürdürülen bir yaşam manifestosu.

Kategori: Gülsen VAROL | Yorum (15)

Hipnoz Makinaları…

Perşembe, 24. Haziran 2010 19:21

Medyanın en acımasız silahı: televizyonlar.

Yapılan sayısız araştırma sonucunda, tipik bir programa odaklanarak televizyon ekranının karşısında 30 dakika geçirdikten sonra, izleyicinin beyninin nitelik olarak hipnoza çok benzeyen bir hale geldiği kanıtlanmıştır.

Zengin fakir, herkesin evinde mutlaka en az bir televizyon var.

Hipnoz makinesi haline gelmiş bu tehlikeli aygıtlar, kitleleri toplu halde uyuştururken, hangi fikrin nasıl algılanacağı konusunda öz denetimimizi kaybediyoruz.

Üstelik yayıncılık, kamu hizmeti şeklinde yapılmaya çalışıldığında siyasi erkin ya da güç odaklarının ağzını sulandıran kolay bir lokma olmaktan öteye gidemiyor.

Televizyon antenlerine gönderilen yayınlar insanları uzaktan yönetilen yarı otomatlara çeviriyor.

Kısa bir süreliğine gözünüz televizyona değmeye görsün. Bu büyülü makine hemen yutuyor sizi.

Tüm bunların yanı sıra yayıncılığın eşikaltı mesaj boyutu var ki; bu içinde bulunduğumuz durumun ne kadar vahim ve tehlikeli boyutlarda olduğunun bir başka göstergesi. ( Ayrıntılı bilgi için bakınız: http://www.benoyum.com/?p=357, http://www.benoyum.com/?p=369, http://www.benoyum.com/?p=987 ya da mutlu mesut yaşamınıza devam etmek için asla bakmayınız ehi.)

Bu arada küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse ABD’de eşikaltı mesaj reklamı yapmak kanunlarla yasaklanmıştır, ülkemizde bu konu ile ilgili bir kanun olduğundan şüphe duymakla beraber konunun bilindiğini bile sanmıyorum.

Üstelik yayıncılığın, ülke politikalarını, hatta dünyayı etkileme gücü olduğuna inanıyorum. Bir devletin kültür emperyalizmine maruz kalmaması için uygulaması gereken bazı yaptırımların söz konusu olabileceğinden bahsetmek istiyorum.

Aslında bu durum, Rusça dil öğrenme çabasıyla bir Rus TV’sinde yayın izlerken dikkatimi çekmişti. Filmde dublaj yoktu. Sonra diğer kanallara baktım tüm filmler dublajsızdı. Filmin orijinal İngilizcesi oynarken arkadan bir ses konuşulanları Rusçaya çeviriyordu. Hatta bazı kanallarda filmde konuşan bayan da olsa erkek de olsa çeviren sadece bir kişi oluyordu. Teknolojide ABD’ye kafa tutmuş bir ülkenin seslendirmede bu kadar geri kalmış olması beni çok şaşırtmıştı. Fakat olayın üzerinde biraz düşündüğümde Rusya’nın neden ABD’ye kafa tuttuğunu keşfettim. Bir Rus çocuk Hollywood yapımı bir filmi izlediğinde, filmdeki kişileri İngilizce konuşurken görüyordu. Sonuçta İngilizce konuşan biri, farklı bir kültüre sahip, farklı bir ülkenin insanı olabilirdi ancak. Sonra araya kendi kültüründen bir Rus çıkıp söylenenleri Rusçaya çeviriyordu. Filmi izleyen Rus çocuğunun, seyrettiklerinin başka bir kültüre ait olduğunun ayırımını yapmaması mümkün değildi. Oysa körpe beyniyle bir Türk çocuğu, seyrettiği bir Hollywood filminde konuşanların kendi ana diliyle konuştuğunu görüyor ve aradaki ayırımı keşfetme yeteneği olmadan büyüyor. Sonuçta bizim Türk çocuğu, ABD’nin ( Hollywood) dayattığı kültür değerlerini içselleştiriyor; şaşırdığında woow diyor, anladığında okey diyor, kızdığında şit diyor. Türk çocuğu büyüdüğünde biz fark etmesek de yarı İngilizce yarı Türkçe konuşan bir ABD vatandaşı oluyor. Nike ayakkabısıyla, Levi’s kotuyla, ABD’nin satmak istediği ne varsa üzerine takıp takıştırıp bir tüketim kölesi haline geliveriyor.

ABD acımasızca saldırıyor. Sinema sahnelerinden, Televizyon ekranlarından, enformasyon süzgeci olmayan gençlerimizin taze beyinlerine, korunmasız bilinçaltına tecavüz ediyor. Biz de çocuklarımızın yanına oturup patlamış mısırlarımız elimizde bu tecavüzü izliyoruz.

Yakın gelecekte, bir gün her şey internet olduğunda, televizyonlar da internete gömüldüğünde internetin geniş alan ağında görüşmek üzere…

Kategori: Beyin, Bilinçaltı, Kendimle_Konuşmalar, Teknoloji-İnternet | Yorum (20)

Mustafa…

Pazartesi, 21. Haziran 2010 18:50

Ankara saat sabah 08:15:00

Okulun bahçesinde toplanmış çocukların neşeli çığlıkları arasında müdür yardımcısının her sabahki alışıldık bağırtısı duyulur. ( Okulun önünü tam cepheden çekmektedir kamera. Tüm öğrenciler görünür. Müdür yardımcısı bağırırken kamera müdür yardımcısına zum yapar, sonra öğrencileri çekmeye devam eder. )

-“Çocuklar sıraya girin! Hizaya geçsin herkes! Andımızı okuyacağız”

Çocuklar neşelerini kaybetmeden hizaya girerler ve kürsüde bekleyen son sınıf öğrencisine yönelir dikkatler. ( Kamera çocukların oluşturduğu kalabalıktan kürsüde birazdan andı okuyacak heyecanla bekleyen son sınıf öğrencisine yönelir. )

Ön sırada kürsüye yakın duran sarışın bir çocuk, müdür yardımcısının uyarılarına harfiyen uymaktadır. ( Kamera çocuğa kitlenir. Gözlerine zum yapar. )

Mustafa’nın masmavi gözlerinde neşeyle karışık bir heyecan vardır.

Her sabah rutin olarak söylenen andı arkadaşlarıyla beraber söylemek için mikrofondaki sesi beklemektedir.

Müdür yardımcısı kürsüye yaklaşır ve komut verir. (Kamera kürsüyü çeker.)

“Rahat, hazroll!”

Sonra kürsüdeki kız çocuğun mikrofondaki sesi yankılanır.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:00:00

Türkiye Irak hududu, sınır bölgesinde bir karakolun uç noktasında bir mevzi. ( Kamera mevzideki askeri çeker.)

“Gecenin karanlığında silahından başka bir şey yoksa yanında, insanlığını uyutursun işte böyle batan güneşle” diye geçirir aklından Mustafa. Günün ilk ışıklarına kadar vahşi bir hayvanın beyni vardır artık içinde. (Kamera Mustafa’nın karanlıkta parlayan masmavi gözlerini çeker. )

Ankara saat sabah 08:15:30

“İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:00:30

Çevresinde yer alan varlıkları görmese de kokusu gelir burnuna Mustafa’nın. Yerde yürüyen böceğin sesini duyar. (Kamera Mustafa’nın postalına çıkmaya çalışan böceği çeker. ) Fakat karanlığa alışmış gözler bile uzun süre baktığında ağaçlar insan olur. Çalılar, sürünerek sana yaklaşan düşman olur. (Kamera karanlıkta rüzgarla salınan ağaçları, çalıları, zifiri karanlığın korkusunu çeker.)

Ankara saat sabah 08:16:15

“Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:01:00

Her şey hayat mücadelesidir. Ölümle yaşam bir mevzide beraberce durur Mustafa’nın yanında. Hayatın bir kullanımlık olduğunu öğrenmiştir Mustafa. Bedeni mevzidedir ama annesini düşünür. Annesinin ders çalışırken çay getirişini hayal eder. (Kamera kitapların arasında çalışan Mustafa’ya gülen bir yüzle çay ve kurabiye servisi yapan annesini çeker. Tüm umutları, biricik Mustafa’larının okuması için her şeyi yapmaya hazırdır annesi.) Mustafa’nın hayali çalılardan gelen bir çıtırtıyla silinir. Tüm kasları gerilir. Gözlerini kısar, silahını sıkıca kavrar ve parmağı tetikteyken karanlığa bakar. (Kamera hışırtının geldiği karanlığa odaklanır, sonra Mustafa’nın karanlığa doğrulttuğu silahın namlusunu karşıdan çeker. Namludan tetiğe, ordan Mustafa’nın vahşi bir kurt gibi bakan gözlerinin parladığı yüzüne odaklanır.)

Ankara saat sabah 08:16:45

“Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:01:45

Mustafa annesini yumuşak sesini duyar. “Çayı soğutma Mustafa” ( Kamera şefkatle Mustafa’ya bakan annesini çeker.) Günlerden beri uyumamıştır Mustafa. Hayal ile gerçek arasındaki o ince çizgide bakar mevzisinden. Annesinin hayalini yırtan bir mermi vınlaması duyar aniden. ( Kamera karanlıkta ışıldayan namlu alevini çeker. ) “Mermi sesini duyduysam bi şeyim yok” diye geçirir aklından Mustafa. Eğitimde ilk önce, merminin sesten hızlı gittiğini öğrenmiştir. Sonra öğretilenleri otomatik olarak uygulamaya başlar: Alevin geldiği yer namlunun ucu değildir, yarım metre aşağı nişan al. Ateş et. ( Mustafa’nın vücudunun bir parçası olmuş silahıyla ateş etmesini çeker kamera. )

Ankara saat sabah 08:17:30

Ön sırada gözleri kapalı var gücüyle bağırır Mustafa. ( Kamera Mustafa’ya zum yapar. )

“Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.”

Hakkari Şemdinli gece saat 02:02:45

Ateş kusan demirler geceyi yırtar. Karanlıkta ışıl ışıl parlar mermi patlamaları. Roketler havai fişek gibi aydınlatır karanlığı. ( Kamera patlamaları, mermi alevlerini, sağa sola koşanları çeker. ) Bir kanasın gece görüş dürbününden görünür Mustafa’nın şakağı. Bir parmak asılır tetiğe. Zaman yavaşlar, burkulur, kırılır. Zaman durur…

Ankara saat sabah 08:18:15

Gözleri ilerde, göğsü dik tüm gücüyle haykırır Mustafa ( Kamera Mustafa’nın ak alnını, parlayan gözlerini çeker.)

“Ne Mutlu Türküm Diyene!”

Kategori: Sosyo-politik | Yorum (16)